basketi değil traşı bırak ayvi

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


bildiğimiz şımarık cazgır halinin sevimli kırışıklıkları arasına saklı melodramatik velet ortaya çıkmış ve o veda mesajıyla kendisine düşleyebildiği gibi bir cenaze töreni dillendirmiş. şu güne dair hesaba katmadığı; halen canlı hattâ peksklemediği yaşına göre çakı gibi olduğu… sonraki günlere dair de, kendiyle meşgul akılcığına gelmemiş olan bir gerçek var: basketbol oynamadan duramayacağı. bu kadar senede gösterdiği, yapabildiği en iyi işin basketbol oynamak olduğu. tavşan gibi üremeyi ve pleysteyşın oynamayı işten saymazsak, tek de denebilir. meziyetleri arasında kelimeleri özenle birleştirmek yok; (konuşa)bildiği dilde hazırlanmamış üstelik her cümlesi ayrı çeşit palavra ve klişeden ibaret veda metnini müsâmere provasındaki bir haylazın şiir okuması gibi mırıldanırken, ayvi sanki revaçtaki pembediziye konuk oyuncu gitmiş de tevede rol kesiyormuş gibi seyrettim. gözler doldu filan… aman ne trajedi. vircinya lisesi tiyatro kolu: ayvırsın eez hamlet…

-teşekkürler azizler, börd cordın kerim ve adını aklımda tutabilemediklerim -evet ya ben de onlardan biriyim. yaptım elimden geleni, ilâhlar daha durayım istemedi. haydi ben ölüyorum hakkınızı helâl edin. ha bir de ribaka teşekkürler. bi de ıııı, neydi lan, hıh soniyle kentakifraytçikın. ve hemptındaki barnimarketten ceysın dayı; üstümde çok emeği vardır. neyse uzatmayayım, artık basket bana haram. sesleriniz ebediyen böğrümde yankılanacak, kokunuzu hatırladıkça tadınız genzime gelecek. hastalavista. (org greytıstlavofol çalmaya başlar, rihanna şarkıya girer, perde iner – üstünde starbaks reklamı vardır. şekspir in şok! dağılın.)

belki gelecekte bir gün basketbola gerçek vedasını kendi kelimeleriyle eder. o zamana kadar da biyerlerde belki avrupa’da basketbol oynar herhalde. okyanusun bu tarafında kaprisleri birkaç sene hoşgörülecek kadar efsanevî bir şöhrete sahip. yiyip bitirecek tek o kaldı zaten. hem karıya çoluğa çocuğa çeteye yeni teveye para lâzım. yunanistan? italya, ispanya? rusya? fener?!. ihehe. ne, siksırs mı ilgileniyormuş? al sana! aklıma takıldı; şimdi bu herif diyelim üç gün sonra bir takımla anlaşıp oynamaya başladığında, bu bir kambek olarak mı değerlendirilecek?

olen ayvırsın, bizamannar ceymsdin gibiydin, ölmedin.

Incoming search terms for the article:

Albiol de Real Madrid’de

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Ronaldo ve Kaka transferleri üzerine bişey yazmadık. Bu tip transferleri hiçbir zaman sevmedim, takımın taraftarlarının da bu ilüzyona nasıl kapıldığını anlamıyorum. Alt etmen gereken takım Barcelona, onun için de forvet hattını iki kat kuvvetlendirmek yerine orta sahayı sağlamlaştırman gerektiğini de biliyorsun, buna rağmen Sneijder, vd Vaart, Guti falan herkesin ipini çekip yıldızlara sıvıyorsun parayı.

Bana göre, Kaka gibi etrafındaki oyunculara da hükmeden, herkesin sevdiği bir yıldızı aldıktan sonra, daha küçük çaplı 3-4 tane eklemeyle geçen sezona göre aşama kaydetmiş bir takım yaratabilirdi Perez. Real Madrid’in geçmişinde payı olan pek çok eski yıldızın da söylediği gibi, uyum süreci, takım içi dengeler falan hiç hesap edilmeden yapılmış, bencil bir transfer. Çok da başarılı olacağını düşünmüyorum, Alex Ferguson’un disiplini ve taktik bilgisi altında bile bir sezon işleyen Ronaldo’nun, geldiği gibi etkisini göstereceğinden şüpheliyim. Bir de üzerinde sürekli Messi-Barcelona baskısı olacak, sadece onunla kalsa da iyi, tüm takımın üzerine bu baskı sirayet edecek. Takımı olası bir buhrandan çıkarması gereken adam da Pellegrini yani, düşüşe geçti mi çok zor toparlanmasıyla ünlü Villarreal’in hocası.

Kahve tribine kaptırdım ama işin özü bu. Futbolda denenmiş, yararlılığı ya da zararlılığı tescil edilmiş bazı yöntemler var. Real Madrid bir de bu durumu bizzat tecrübe etmişti. Şimdi 15 milyon € karşılığında Albiol’ü bağlamışlar Valencia’dan, milli stoperdir, iyidir, beklenen de bir transferdi zaten. muhtemelen Xabi Alonso’yu da alacaklar ama arkasından oturup kadroyu bir masaya yatırmaları lazım, akıllı bir kafayla. Şu anda Robben ve ufak Hollandalılar bir problem gibi gözüküyor, kaldı ki hedef en tepeyse bu takıma en az bir orta saha bir de defans lazım.

Olağan Şüpheliler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Letonya tarihinin en yetenekli kadrosu olarak nitelendiriliyorlardı. Öyle ki, 2001′de ezeli rakipleri Litvanya’ya Ankara’da fark atıp çeyrek finale kalan takımdan bile daha iyi bir kadroydu bu oyuncu bazında bakarsak. Bagatskis ve Stelmahers yoktu belki ama, oyunu olgunlaşmış bir Valters’le birklikte Skele, Blums, Berzins gibi yetenekli oyuncularla dolu kadroya bir de NBA çapında bile elit bir uzun olarak kendini kanıtlamış Andris Biedrins’in eklendiğini düşünürsek Letonya Federasyonu’nun bu kadrodan iyi dereceler beklemesi çok da abartılı bir istek değildi. Burada di-li geçmiş zaman kullanmamın bir sebebi var tabi. Zaten yazının konusu da bu olacak. Medyanın çeşitli organlarında bu kadroya neler olduğuyla ilgili bazı şeyler okumuşsunuzdur muhakkak. Bu yazılanları biraz daha netleştirmeye çalışacağım hazır yerel basını takip etme şansım varken.

Kadronun ilk çürük elması Kaspars Kambala oldu. 2001′de muhteşem oynayan ve geleceği çok parlak görünen bu sevimsiz dev adamın 2007′de kokain kullanmaktan ceza alması pek de şaşırtmadı kimseyi. Letonya insanı biraz gariptir. Sovyet dönemini yaşayan bu jenerasyonun çoğunun babadan fakir olması, onların paraya olan bakış açılarını farklılaştırmıştır muhakkak. Buna görmemişlik, öküzlük, vs diyebilirsiniz. Ama Letonyalı oyuncuların hemen hepsine görülen disiplin problemini en iyi bu şekilde açıklayabiliriz. Litvanya da aynı dönemlerden geçmiştir, ancak onların basketbol kültürü ve oyuna olan saygısı bambaşkadır. Bu sebeple oyuncularda ciddi bir disiplin anlayışı olmasa da basketbol oynarken bu yönlerini gizlerler. Oysa Letonya’da birinci spor hokeydir. Basketbolcuların bir çoğu için para ön plandadır ve yoksulluk içinde yaşadıkları dönemlerden sonra bir anda ciddi paralar kazanmaya başlayan bu gençlerin bu durumu çok hazzedemeyip, işi makaraya vurmaları çok da garip değildir. Neyse Kambala bir süre boksla da uğraştıktan sonra basketbola geri döndü ve 2009 kadrosunda kendine yer buldu.

Turnuvadan sonra ise Kristaps Valters üç sene, Armands Skele iki sene milli takımdan uzaklaştırılma cezası alırlarken, Efes Cup’ın ardından takımdan atılan Kaspars Berzins ile birlikte Kaspars Kambala ve Andris Biedrins de en ufak bir disiplinsizliklerinde uygulamaya konulacak bir senelik şartlı uzaklaştırma aldılar. Peki neydi bu adamların sorunu? Berzins’ten başlayalım isterseniz.


Kaspars Berzins şu ana kadarki kariyeri boyunca hep müthiş umutlar vadeden bir oyuncu olmuştur. Ama kendisiyle çalışan tüm koçların ortak görüşü Berzins’in oyun zekasının çok düşük olduğu, hatta genel olarak da zeka seviyesinin tahammül boyutlarını zorlayacak düzeyde olduğu şeklindedir. Yine de üstün fiziği ve yetenekleriyle ile NBA yaz liginde Suns kadrosunda kendine bir yer bulmayı başardı. Yaz liginin ardından da Eurobasket’e hazırlanan milli takım kafilesine katıldı. İşte olaylar orada başladı. (2002′de Almanya’da süpermarketten bir şeyler çalarken yakalanan bir adamdan bahsettiğimizi unutmayalım) Kamp sırasında antremana geç gelmek, sakatlık numarası yapmak, kaldığı otellerde arıza çıkarmak gibi sayısız vukuatının ardından Efes Cup’ın son maçında Almanya karşısına sakatlığını bahane ederek çıkmadı. Oysa aynı günün akşamında kendisi çılgın bir partide dans ederken yakalanınca kadrodan çıkarıldı ve Letonya, henüz şampiyona başlamadan çok önemli bir uzununu kaybetmiş oldu.

Az önce yazdığım otelde arıza çıkarmak lafına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu Berzins’in tek başına yaptığı bir şey değil ve burada ceza alan diğer isimler de devreye giriyor. Medyaya mümkün olduğu kadar az yansıyan bu hadise Efes World Cup sırasında Letonya’lı oyuncuların Ankara’da kaldıkları otelde gerçekleşiyor. Alkol olayını abartan bir grup (net olarak kimler olduğu Letonya basınında yer almasa da verilen cezalar ipucu oluşturacaktır) tüm odayı kırıp dökerler. Bununla yetinmeyip odada ateş yakarak etrafında dans ederler. Ve duş başlığının içine bok koyarak(evet bildiğin bok) arkadaşlarına şaka yapma girişiminde bulunurlar. Bu şakanın kurbanı veya fikir babası kim bilemiyorum. Aslında bu olayların gerçekliği de sorgulanabilir. Resmi açıklamada söylenen otelde rahatsızlık verdikleri için otelden atıldıkları şeklinde. Rahatsızlığın detayını magazin dergilerinden öğrendim, o bakımdan haberden çok söylenti demek doğru olacaktır buna.

Berzins ilk anda seçilen bir kurbandı ve kadrodan çıkarıldı, fakat olaya karışan Kambala, Valters, Biedrins ve Skele de o anda kadro dışı bırakılsaydı Avrupa Şampiyonası’ndaki sonuç facia olacağından kendilerine bir şans daha verildi. Turnuvada da hiçbir şey oynamayan ekip yalnızca 13. oldu ve federasyon tarafından bu derece yetersiz olarak görüldü ve vukuatlı oyuncuların takımdan uzaklaştırılmasına karar verildi. En ağır cezayı alan Valters’e göz atalım biraz da.

Kendisini izlemiş olan süphesiz ki yeteneklerinden haberdardır. Saha görüşü, top hakimiyeti, dış şut gibi bir oyun kurucuda bulunması gereken her özelliğe sahip olan Valters, sevgili Sedat Koç’un benzetmesiyle iyice Pozecco gibi oynamaya başlamıştı. Ama tabi bunu iyi anlamda söylemiyorum, sıkça cıvıttığı ve gereksiz top kayıplarıyla takıma zarar verdiğini vurgulamak için söylüyorum. Babasının da torpiliyle (Valdis Valters, bir zamanların efsane Sovyet oyuncusu) takım içinde oldukça rahat hareket eden ve koçu pek takmayan bir arkadaş kendisi. Hatta yine bir söylentiye göre bir antremanda herkesin önünde takımın eski koçlarından Igors Miglinieks’e siktir çekmiştir. Son koçuyla arası pek iyi değildi zira. Birçok kez koçunun kenardan işaret ettiği setleri uygulamak yerine kafasına göre işler yapan Valters’in kendisine aşırı güvenmesi ve bu sayede takıma ve takım arkadaşlarına zarar vermesi de aldığı üç senelik cezada önemli etken olmuştur muhakkak. Sabah antremanlarının hemen hemen tamamına akşamdan kalma bir vaziyette katılması da aynı şekilde. Bu sene transfer olduğu Joventut’ta iyi bir sezon geçirdiğini, 10.1 sayıyla takımın üçüncü skoreri ve 5.4 asistle tüm ACB’nin ikinci asistçisi olduğunu hatırlatalım.

Sıra geldi dördüncü şüphelimiz Armands Skele’ye. Barons LMT takımının yıldızı Skele burada bir prens muamelesi görmektedir. Oysa bu aşırı ilgi onun hakettiği bir şey değildir. Ülkede çoğu insan Skele’yi basketboluyla değil de magazin haberlerinden, paparazzilerden, club maceralarından tanırlar. Hatta kendisine takılmış olan Esītis lakabı vardır ki, sürekli gittiği Essential isimli club’ın kısaltılmış ismidir bu aynı zamanda. Basketbol sahasında da aşırı gayri ciddi olduğu ve diğer takım arkadaşları gibi alkolü çok sevdiği söylenir. Otel vakasında en çok cezayı alanlardan biri olmasının sebebi geçmiş vukuatlarıyla ilgilidir tabi ki. Yoksa antremanlara sarhoş gelmek dışında son dönemde takıma verdiği ciddi bir zarar yoktur. Aslında ılımlı bir karaktere sahip olduğu da söylenebilir keza ceza aldıktan sonra federasyona bir yazı göndererek verilen cezanın haklı olduğunu ve bundan sonra davranışlarına çeki düzen vereceğini ifade etmiştir. Çok inandırıcı olmasa da en azından efendi bir şekilde yaklaşmıştır olaya. Oysa Valters, kendisine kasıtlı olarak haksızlık yapıldığını iddia ederek federasyonu dava edeceğini söylemişti.

Yakından tanıdığımız, sevdiğimiz Biedrins de Letonya’ya geldiği zaman NBA’dekinden farklı bir profil çiziyor. Eğer milli takım kampındaki davranış stilini bir şekilde NBA’e taşırsa, oradaki ömrü uzun sürmeyecektir. Aşırı alkol kullanımı, antremanlardaki ciddiyetsizliği sebebiyle aldığı cezanın dışında yanında gezdirdiği sarışın kızlarla da Letonya paparazzisinin favori isimlerinden biri olmuştur her zaman için. Bu kızlardan bir tanesi, yine bu takımın nasıl bir hâlde olduğunun güzel bir işaretidir aslında. Bahsettiğimiz bayan Katrina Valters. Soyadı tanıdık gelmiştir.

Bir başka milli takım oyuncusu olan Sandis Valters aynı zamanda Kristaps Valters’in kardeşi. Yanında gördüğümüz bu güzel kızla bir süre evli kaldıktan sonra boşanırlar. Buraya kadar bir problem yok. Ancak daha sonra Katrina, milli takımın bir başka oyuncusu Andris Biedrins’le görüntülenmeye başlar. Bu nasıl takım arkadaşlığı deyip Biedrins’e mi kızsak, para avcılığını abartıp tüm takımı sıradan geçirmeye kalkan sarışına mı yüklensek bilemiyorum. Kesin olan bir şey varsa, o da ortada ciddi bir çarpıklık olduğudur. Bir Çanakkale Biga’dan, bir de Riga’dan adam çıkmaz dememişler boşuna.

Asıl ironik olan bu kadronun şampiyona öncesindeki sloganının “Now or Never” olması. Never seçeneğini işaretleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor.

Bilgilendirici not: Oyuncuların ismini kendi dilinde telaffuz etmeye meraklı olanlara yardımcı olayım biraz. Biedrins’i okurken sondaki s’yi ş diye telafuz etmemiz gerekiyor. Berzins de aynı şekilde. Skele, Şçeele şeklinde okunuyor.

Teşekkür notu: Tüm bu bilgileri toplamamda yaptığı araştırmalar ve çevirilerle müthiş bir katkısı olan sevgili Santa Avisane’ye teşekkürü borç biliyorum.

Incoming search terms for the article:

Ölüm grubu!

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Man Utd, CSKA Moskova ve Wolfsburg. Yaklaşık 20 sezondur oynanan Şampiyonlar Ligi’nde bu tip grupların hangi takımlara, ne şekilde fayda ya da zarar sağladığı bilinmektedir, istisnaî durumlar dışında da alternatifini görmek zordur. Bir taraftarın da, teknik direktörün de aynı açıdan bakıp, gördüklerini iyi özümsemesi ve göremediklerini de aynı resme farklı açılardan bakarak görmek gereklidir.

Beşiktaş’ın ve o kalibrede yer alan diğer takımların en sevdiği grup tipi bu olmalıdır: grubu domine edecek ve maç seçme lüksüne sahip olacak bir ağır top, arkasından tercih edilebilir bir ikinci torba takımı ve son (yahut üçüncü) torbadan birinci torba dışındakiler ile çarpışan, birinci torbadan puan alma potansiyeli taşıyan bir son torba takımı. Wolfsburg belki son torbadan beklenen profili karşılamıyor, fazla güçlü kalıyordu ancak onların da neredeyse tüm kadrosu (tümü de olabilir, bilgi sahibi yorumda paylaşsın) CL bâkiri isimlerden oluşuyordu, geri kalan tercihlerden Standard ve Unirea sadece Beşiktaş’tan puan alarak bütün umutları tüketebilirdi.

Bu grup öncesinde ben kağıdı kalemi elime alsam, ilk puanı içeride birinci torba takımına karşı yazarım. Beşiktaş bu maçı ilk haftada oynadı ve bu da bir avantajdı, henüz form tutma trendine girmemiş, bu maçta puan kaybetme lüksünü göze alabilecek, en önemli oyuncusunu kaybetmiş ve oyun düzeninde beklenilenin biraz dışına çıkmak durumunda kalmış, kısacası 3. ya da (planların yolunda gitmesi ve grubun yakın puanlarla devam etmesi halinde) 6. Hafta oynanacak bir maçtan daha elverişliydi. Beşiktaş bana göre doğrusunu yapıp bol kademeli, orta sahayı ele geçirmeye çalışan defansif bir kurguyla oynadı, puana da fazlasıyla yaklaştı. Sonrasındaki fikstür daha zordu artık, dış sahada asıl rakiplere karşı iki maç ve sonrasında muhtemelen kazanmanın zorunluluk olacağı iç saha maçları.


Bu tabloda Wolfsburg deplasmanında alınan bir puan başarıydı belki, ama Beşiktaş’ın gruptan çıkmasını sağlayacak ofansif kurgudan yoksun olduğu aşikârdı ve takım henüz deneme bile yapmamıştı. Bu noktada Mustafa Denizli’nin açıklamalarını yanlış buldum ve sonraki maçlara etki ettiğini düşünüyorum. Wolfsburg karşısında oyuncuların üzerindeki baskı elden geldiğince alınmalıydı ama o bu baskının üzerine yük bindirdi. Belki gerçekçi olan Euro Cup hedefi düşünüldüğünde beraberliğin makul olabileceği bir maçtı ama öyle olmadı. Beşiktaş ilk kez denediği hücum ağırlıklı futbolda bocaladı, Denizli yanlış hamleleriyle tuz-biber ekti, sonuç Türk futbolunun alışkın olduğu kötü bir mağlubiyet…

Sonrasında gruptan çıkma şansları kadar, Euro Cup ihtimali de zorlaşmıştı, Man Utd galibiyeti de bu durumu değiştirmedi CSKA’nın çıkışı sonrası. Son maçta, maç 1-1 olduktan sonra oyuncuların ve taraftarın düştüğü psikolojik girdabın, bir puan ve biraz para kazanma ihtimali varken ve gol de atılmışken bütün direncin kırılmasının sorumlusu Mustafa Denizli.

Wolfsburg bana en başından beri daha iyi gözüküyordu Man Utd dışındakiler arasında. İlk maçı kazanıp, ikinci maçta kırmızılara diş bileyince daha net gözüküyordu bu. Onların hatası içeride Beşiktaş’a puan kaybetmek oldu, ama o puanı kazansalardı İnönü’de bu kadar rahat kazanabilirler miydi? Burada CSKA’nın hakkıymış demek gerekiyor. Onlar fikstür avantajını değerlendirdiler, ara maçlarda Man Utd’dan puan aldılar ve başardılar. CL’de de gruptan çıkmak bu kadar kolay aslında, resmin içinde kaybolmamak ve CL’yi de her sezon oynadıkları bir lig gibi değerlendirebilmeyi bilmeleri gerekir teknik direktörlerin. Denizli’nin hatası da bu belki de, yoksa 12 maçta sadece bir galibiyet alabilmiş olmasının açıklaması yok.

Incoming search terms for the article:

Sürpriz mi?

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Rubin gerçekten Inter’i grubun dışına itebilecek, Barcelona’dan 4 puan alabilecek bir takım mıydı? Dinamo ve Rubin’in iki ağır toptan toplam dokuz puan çalması bir sürpriz miydi, yoksa bu grup dengeli ve zor muydu?

Bana göre her ikisinden de biraz var. Rubin’in bu grupta iki maçını izledim. Biri Barcelona’ya, biri Dinamo Kiev’e karşıydı. İki maçın arasındaki en belirgin fark, Barcelona karşısında rakibin kazanma açlığından faydalanmaları, Kiev’e karşı ise kendi kazanma açlıkları içinde kaybolmalarıydı. Daha teknik açıklamak gerekirse, çok fazla çıkmayan bir defans kurguları var, Semak bu defansa olabildiğince yakın oynuyor ve her ne kadar savunma görevleri daha belirgin olsa da, hücum alanındaki Dominguez ve Gökdeniz/Boukharov ikilisine topları o taşıyor. Savunma yapmayı iyi biliyorlar ve Dominguez’in liderliğinde yakaladıkları boş alanları iyi kullanıyorlar. Normal şartlarda kullanması tercih edilen diziliş, en önde deplasmanlarda hızlı Gökdeniz’i, içeride ise boğa kuvvetindeki Boukharov’u konumlamak ve arkasına Dominguez ile bir köprü kurmaktır. Kurban hoca en öne Dominguez’i koyuyor ve Roma’nın 4-6-0’ı gibi olmasa da, oyunu yönlendiren oyuncunun en uçta olmasının esas olduğu bir hücum planı içinde. Semak’ın da zaman zaman defansın arasına sızıp oradan topu taşıdığını hesaba katarsak, uç noktalar arasındaki bağlantıların Rubin’in başarısında kilit rol oynadığını söylemek yanlış olmaz.

Bu takım içeride Barcelona’ya pozisyon vermezken, Dinamo Kiev’e karşı da pozisyon bulamadı. Bunun ilginç olmadığını düşünüyorum zira CL’de karakteriniz dışına çıktığınızda genelde başarısız olursunuz. Nitekim son haftada Inter deplasmanına çıktılar ve gruptan çıkmak için bu maçı kazanmak zorunda olduklarını duyduğumda kaybedeceklerini düşündüm. Inter de, Barcelona da iş başa düşünce kazandılar, hele Inter’in Kiev deplasmanındaki galibiyeti grubun gidişatı için bir mesaj niteliğindeydi, 85’te 1-0 mağlup olduklarını düşününce.


Kiev’in elde ettiği puanlar, Rubin’in aksine kadro kalitesinden kaynaklanıyordu. Forvette Ukrayna’nın şu andaki en iyi forveti Milevskiy ile birleşen Shevchenko. Orta sahanın ortasında defansif görevleri hayli yüksek olan Vukojevic ve Mykhalik, ki ikisi de top kullanma becerisine sahip. Defansta yine ayağına top uyan isimlerden Almeida ve Yussuf. Kanatlarda Magrao-Yarmolenko, beklerde eski orta sahalardan Eremenko ve Betao. Diano Kiev, bu kadroyu korumayı başardığı takdirde hem Shakhtar’ın hali hazırda çatırdamaya başlayan Güney Amerika egemenliğini bozar, hem de yakın bir gelecekte CL’de tur atlar.

Barcelona’ya çok fazla dokunmak istemiyorum. Ne kadar iyi bir takım olduğunu biliyoruz ve kimle oynarlarsa, ne kadar sertlik görürlerse görsünler, kendi iyi oldukları şeyleri yapmayı başarabiliyorlar, olmadı Messi Kiev maçındaki gibi ortaya giriyor ve oradan çözüyorlar işi. Ekstradan dayatılan kupalar sonucunda lige de, CL’ye de yavaş girdikleri ortada ama Inter galibiyeti bu turda onlar için referans alınacak maçtır.


Inter’in de alması gereken çok yol olduğunu ve Mourinho’nun elinde istediği gibi şekillendirebileceği bir kadro olmadığını düşünüyorum. Mücadele gücü, orta saha baskısı gibi öğeler Stankovic dışında pek yok. Forvette Milito, Eto’nun da verimini azaltan bir yavaşlıkta. Daha fazla Balotelli görmeliyiz gibime geliyor ama Mourinho ondan daha iyi bir bitirici olan Milito’yu tercih ediyor, orta sahasına uyumlu bir forvet hattı yaratmak için. Tahmin ediyorum ki, Mourinho bütün bilgisini ve hünerini Chelsea serisinde gösterecek ve geçemediği takdirde Inter’den ayrılacaktır. Çünkü bu kadronun günümüz temposuna uymak için değiştirmesi gereken çok parça var.

Nostalji 16 – Agassi & Sampras

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Yıl 91. Agassi 21, Sampras 20 yaşında.

Davis Kupası’nda Guy Forget ve Henri Leconte’un yer aldığı Fransa’ya elenen ABD’de, Agassi ve Sampras’ın kariyerlerinin en güzel anını geçirmedikleri kesin.

Foto: SI

Incoming search terms for the article:

Yaya Toure

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Hakkında bildiğimiz çok fazla şey yok gibi. Yediği yemekten, takıldığı restorana, beraber olduğu kadına dair önümüze sunulan futbolculardan değil. Abisinin, Arsene Wenger piyangosu çarpan futbolculardan Kolo Touré olduğunu biliyoruz. Peki Yaya abisi kadar şanslı mıydı, futbol kariyeri açısından? Hayır. Çok daha taşlı yolları teperek geldi Barcelona’ya.


Aslında yolları birbirine benziyor. Yaya, birçok vatandaşı gibi Avrupa’ya ilk olarak “resmi Fildişi bağlantısı” olarak da adlandırabileceğimiz Jean-Marc Guillou vasıtasıyla ve Beveren klübüyle ayak bastı. Eski Fildişi antrenörü olan (Fildişi’nin altın jenerasyonunun ergenliğini tamamlamadığı dönemlerde bu görevi yaptı) Guillou, Belçika’nın çalışma izni konusundaki esnekliğinin de katkısıyla, şu an Avrupa’nın önemli klüplerinde oynayan pek çok Fildişiliyi bu klüpte topladı. Kolo da bu isimlerden biriydi, Beveren’in feeder klübü olan ASEC Mimosas’ın genç takımında yetişmişti ama Arsenal’deki deneme periyodunda göze girince orada kaldı ve kaptanlığa kadar yükseldi. Yaya ise Beveren’den 2 milyon € karşılığında Metalurgh Donetsk’e geçti ve bu iki klüpte toplam dört sezon geçirdi.


2005 yazında 1,2 milyon € karşılığında Olympiakos’a gitti, 25 maç oynayıp kendini gösterdi ve fiyatını üçe katlayarak Monaco’nun yolunu tuttu. Bu transferin öncesinde abisinin klübü kendisini bir denemeye tabii tuttu ama imza attıracak kadar etkilenmedi. Monaco’da geçen bir sezonun ardından fiyatını tekrar katlayarak Barcelona’ya gitti.

Barça’da da bu sezonun başında bocaladı, ilk sezonunda as kadronun isimlerinden biri olarak sayılmasına rağmen, Pep’in revizyonunda yerini Busquets’e kaptırdı. Yılbaşına doğru işler normale döndü ve Yaya, sadece orta sahayı toparlayan bir dinamo değil, aynı zamanda savunmanın ortasında ve kenarlarda da oynayabilen bir joker olarak kendini ispatladı. Bu noktada Olympiakos’a transfer olduğu rakamı tekrar hatırlatmakta fayda var: 1,2 milyon €!

Incoming search terms for the article:

Sercan Yıldırım kaç eder?

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Fenerbahçe’nin Bursa’lı Sercan Yıldırım için ciddi görüşmeler içinde olduğunu biliyoruz. Son Mehmet Topuz macerasından sonra haklı olarak Bursaspor en az 7,5 milyon €’luk bir teklifi masasında görmek istiyor. Fenerbahçe de ama takasla, ama parayla bu işi çözmeye niyetli gibi.

Çünkü Sercan, futbolumuzun yıllardır görmediği bir yetenek (en azından böyle düşünmemiz için yeterli sebep var). Çok hızlı, gol vuruşlarında seçici, hızını topla da koruyan, şimdilik doğal olarak fizik eksiklikleri bulunan bir yıldız adayı. Bursaspor da onu çok doğru zamanda süsledi ve şimdi istedikleri tip satıcıyı oynayabilirler (tok, aç).

Peki Sercan Yıldırım 7,5, kuvvetle muhtemel 10 milyon €’ya kadar çıkacak bir bonservisi hak ediyor mu? Öncelikle bu kadar yükselen fiyatın baş sorumluları olarak, Florentino Perez’e özenip transfer piyasasının tozunu alan yöneticilerin payı büyük. Yıllardır milli takımda oynamayan, üç takımın sürüklediği bir ligde takımıyla ezberi bozamamış, bazı özellikleri dikkat çekse de henüz büyük takıma adaptasyon konusunda soru işaretleri barındıran Mehmet Topuz’un, o kadar naz-niyaza rağmen 9 küsür milyon ettiği bir ortamda eder. Ancak, 1990 doğumlu Sercan’ın hakkında bu paraları konuşuyorsak, Balotelli, Miralem Pjanic, Macauley Chrisantus, Levan Mchedlidze, Lulinha gibi kendilerini şimdiden ispat etmiş futbolcular için nasıl rakamlar konuşuruz merak ediyorum. Bugüne kadar yurtdışına satılan en pahalı Türk futbolcunun, 8,7 milyon € ile Gökdeniz Karadeniz olduğunu da hatırlatmak gerek!

Sercan’ın açısından bakarsak, Arsenal, Man Utd, Man City (Tugay!), Hamburg gibi klüpler tarafından da istendiği biliniyor. Ben olsam ya Bursaspor’da kalır, ya da Arsenal opsiyonunu zorlarım. Birincisi, Fenerbahçe’ye gittiği takdirde bu muhtemelen kariyerinin son büyük transferi olacak. İlk 11′i bıraktım, Güiza ve Semih’li düzende yedek klübesinde bile yer bulmakta zorlanacak, genç oyunculara özel bir antreman tekniği ve programı geliştirilmediği için de olduğu yerde sayacak. Arsenal’de en azından kupalarda oynama şansı ve Arsene Wenger gibi bir hocanın ellerinde yoğurulma şansı var. Bursaspor’un daha az para kazanmayı göze alıp, kendi yetiştirdiği yeteneğin daha üst seviyelerde yer bulmasını sağlamasını tercih ederdim.

Incoming search terms for the article:

Milliyet Comedy Club

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Forward mail’leri genelde okumadan silerim, bu sabah nedense baktım. Milliyet’in ana sayfadan verdiği “tıkla-gör” tipi bir internetten bulunma bir galeri/haber söz konusu. Resimlerde, Rusya’daki eski merdivenlerin, engelli insanlar için nasıl tekrar modifiye edildiğini gösteriyor. Önce öylesine baktım galeriye biraz, sonra asıl punch-line’ın başlıkta olduğunu farkettim, “Merdiven Komedisi“. Biz hallettik ya bu konuyu, bakın Ruslar’la dalgamızı bile geçiyoruz.
Ayranı yok içmeye, merdivenle gider …….

Kılasiko Muhabbetler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Geleneksel Barcelona – Real Madrid tartışmaları tüm yurtta coşkuyla start aldı. Franco’cu Real tezahüratları yapan bir grup entel Barça taraftarı Cihangir’de oturma eylemi yaparken, “O öyle değil, böyle, dur anlatayım” pankartı açan Real Madrid formalı kalabalık Galatasaray’a kadar polis eskortuyla yürüyüş yaptı. Olaysız başlayan gösteriler, İstiklal’de İspanyol turistleri çevirip, kendi tarihlerini onlara öğretmeye kadar ilerleyince polis müdahele etti, başbakan, “Gelin arşivleri açalım, bu işi tarihçilere bırakalım.” dedi.
Hakkaten bayılttın sayın Türk spor kamuoyu.

8 Mayıs 2008

Francisco Franco terk-i diyar eyleyeli 28 sene olmuş. 28 sene sonra birileri gelip, onun ismini duymaktan bıkmaktan belki de, “Franco yüzünden herkes Barça’lı, ne banal şu insanlar, ne alakası var futbolla..” diye bana göre yarı marjinallik maskeli yarı saçma argümanlarla Madrid sempatisini sebeplendirirken, aslında Barça tarafından gelen “faşist”in takımını niye tutuyorsun suallerinin önünü kesmek istemiş olabilirler. Belki de bunun nedeni bu sorular gelmeden önce, “Bak kardeşim, ben de kültürlüyüm, ben de biliyorum İspanya İç Savaşı’nı. O yüzden baştan Franco’yu ağzıma alıyorum ki, bana bunu bilip bilmediğim artisliğine girme.” mesajını vermek istiyor. Aslında hakikaten etrafta inanılmaz sinir bozucu “entel” kisvesi altında her futbol muhabbetinde alttan alta Barcelona ve siyaseti sokan tipler var. Doğrusu tarih konuşuyorsak tarih konuşalım, futbolsa futbol. Anlatmak istediğim, “Neden Madrid’i tutuyorsun?” sorusu “Franco yüzünden mi Barça tutuyorsun?” sorusu kadar saçma. Altyazılar ne yazarsa yazsın, katillere, ezilenlere, yasaklara, anti-demokratik uygulamalara, yenen haklara yabancı olmayan bir ülkede, bu duruma sempati ya da en azından saygı gösterenlere de yol göstermeyin, rica ediyorum. Devir değişti, herşeyin daha hızlı ilerlediği bir zamanda yaşıyoruz. Yakın tarih aslında bize o kadar da yakın gözükmüyor artık. Bu da gayet normal. Futbolu futbol için sevenler, Real Madrid gibi bu dünyanın kült organizasyonlarından birini sevmek, ona sempati duymak için bir şeyler savunmak zorunda değilsiniz. Tarihi işin içine karıştırıp, manipule etmek, bir şeyleri yok saymak, bu uğurda emek hatta can verenlere, hayatının en güzel eseri pahasına vatan bellediği yerden sürgün yiyen Gamper’e, Cruyff ve Di Stefano transferlerinin perde arkasına, Picasso’nun Guernica’yı boyarken harcadığı zamana doğru fermuarı çıkarıp işemektir. O da hiçbirimizin haddi değildir. En güzelini Higuain söyledi, “Yeterince sevinmedik, çünkü rakibi aşağılamaya gerek yoktu.” İşte Real Madrid’i bu yüzden sevin. Barcelona sevgisini de asla küçümsemeyin.

Google Maç Yayını
TURKCELL SÜPER LİG'İN TÜM YAYIN HAKLARI (DİGİTURK) DIGITAL PLATFORM ILETIŞIM HİZMETLERİ A.Ş YE AİTTİR,
BU SİTE DE LİGTV YAYINI  VEYA BAŞKA BİR KURULUŞUN YAYINLARI YAPILMAMAKTADIR. SADECE BİLGİ PAYLAŞIMI YAPILMAKTADIR.
BURADAKİ TÜM BİLGİLER (YAZILAR, RESİMLER) KAYNAK GÖSTERİLEREK YAYINLANMAKTADIR.