2009 FIFA Puskas Yılın Golü

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Fifa, 2008 – 2009 sezonunun en iyi 10 golünü belirlemiş, en iyiyi seçmek için anket devam ediyor. Oyunuzu bu sayfadan verbilirsiniz. Benim oyum, Bnei Yahuda’nın genç forveti Eliran Atar’ın Maccabi Netanya’ya karşı, rövaşata nasıl atılır dersini verdiği muhteşem gol. Atar, soyadını haklı çıkarır şekilde sezonu İsrail’de gol kralı olarak kapadı. (Ha oyumu verdim ama benim için 2008 – 2009′un golü Semih’in Hırvatistan’a attığı goldür, sezona dahil sayılır mı bilmem ama.)
Listede yine korkunç goller var, hepimizin hatırlayacağı. Cristiano Ronaldo’nun Porto’ya, Grafite’nin Bayern’e, Nilmar’ın Corinthians’a, Mphela’nın İspanya’ya ya da aynı maç içinde Essien ve Iniesta’nın karşılıklı attığı mükemmel goller gibi.

Tabi söz konusu liste hazırlamak olunca, eleştiri kaçınılmaz. Ben de kendimce ilk bakışta göremediğim veya youtube’da biraz gezinince hatırladığım birçok muhteşem golün listedışı kaldığını ve en iyi golü seçmenin gereksiz bir iş olduğunu gördüm. Onun yerine Fifa, atıyorum, en güzel 50 golü seçse her yıl ve bir dvd yapsa, görüntülerin arasında golü atanların veya yiyenlerin kısaca yorumları veya esprileri olsa, gelirleri de mesela Afrika’daki çocuklara top, pabuç falan olarak aktarılsa para vermez misiniz? Ben veririm.

Mesela listede Atar’ın gelişine vurduğu muhteşem bir rövaşata varken, Adebayor’un Villareal’e deplasmanda attığı rövaşata gol biraz hafif kalmış. Futbol tanrıları, beni affedin, rövaşata beğenmemezlik yapmıyorum ama Atar’ın golü de çıtayı çok yükseltiyor yahu.

Ibrahimovic’in geçen sezon, Bologna’ya attığı akrobatik karatecimsi golü mesela gözler arıyor veya Atalanta’ya attığı topuk golü mesela? Molto beeene.

Juninho’nun Barcelona’ya sol korner direğine yakın mesafeden attığı frikik golü unutabilen var mı? Ya da aynı maçın rövanşında, Nou Camp’ta Messi’nin 3-4 Lyon’luyu geçip, sonra çok sade olmasın bir de verkaça gireyim dediği gole ne dersiniz? Belki de Barcelona’nın, Bayern Münih’i sahadan sildiği eşleşmede, deplasmanda 100 pasla gelip, Bayern’in ceza sahası içinde 4 pas yapıp Keita’yla bulduğu gole ne demeli?

Geçen sezonun başında van der Vaart’ın Gijon’a attığı topuk golünü hatırlıyor musunuz?

Alkmaar’lı Dembele’nin veya Mönchengladbach’lı Baumjohann’ın rakipteki herkesi çalımlayarak attıkları golleri de izlemenizi tavsiye ederim.

Brondby’li Peter Madsen’in önce kaleci ve defans oyuncusunu yatırdığı, sonra da rabona’yla topu filelere yolladığı golü de henüz izlemeyenler, bir göz atsın ve uygun tepkiyi versin.

Şu linkteki videodan da geride bıraktığımız sezonun birçok enfes golüne bakabilirsiniz.

Manchester City Ve Beraberlikler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

7 maçlık beraberlik serisi nadir görülecek cinstenti. Aslında geçen hafta Lampard penaltıyı atsa, bu haftayla beraber seri 9′a çıkacaktı. Ve hafta içi de Tottenham deplasmanına çıkacaklar ki, beraberlik en olası sonuç gibi duruyor şu aşamada. Peki neden berabere kalıyor bu takım? Kasten mi yapıyorlar?

Oynadıkları ilk 6 maçtan 5′ini kazanınca heyecanlandırmışlardı herkesi. Tek mağlubiyet de Old Trafford’da son dakikada gelmişti. Futbol çok iyi değildi belki ama ekeftif oynuyorlardı, sonuca gidiyorlardı. Mark Hughes ile çok başarılı olamayacağını düşündüğüm bu kadro benim de kafamı karıştırmıştı. Hiç adalı bir hocanın stiline benzemiyordu. Uluslararası futbola kendini çok önce adapte etmeyi başarmış Alex Ferguson dışındaki tüm adalı hocalar, belli geleneklerden vazgeçmezler ve biraz geri kafalılardır aslında. Martin O’Neill belki ayrılabilir biraz farklı özellikleriyle. Mark Hughes’ün futbolculuk kariyeri iyi bir hoca olacağı ipuçlarını verse de, toplama bir takımı başarıya götürebilecek bir tarza sahip olduğunu düşünmedim hiçbir zaman. Ha bir David O’Leary vardı, ne oldu ona?

Başarısız olduğunu iddia etmiyorum Hughes’ün. Manchester United dışında onları yenebilen hâlâ yok. Buna kupa da dahil. Kendi evlerinde iki kez Arsenal’i, bir kez Chelsea’yi devirdiler. İlk 4 yarışının içindeler. Beraberlikler zinciri esnasında çok fazla sakat oyuncuları vardı. Robinho henüz yeni yeni oynamaya başlıyor, Tevez-Adebayor çok az beraber oynadı ve daha bunun gibi bir sürü mazeretleri var. Ancak bazı problemler olduğu da kesin. Bir takım 9 maçın 8′ini berabere bitiriyorsa ve bu süreçte kazandığı maç hariç diğer tüm maçlara favori çıkmış ise oynadıkları futbolda sorgulanması gereken bazı hususlar olsa gerek.

İki adet kapı gibi stoper aldılar ve rakiplerine pozisyon vermeden başladılar lige. Ancak gol yemeden tamamladıkları ilk üç maçın ardından 0-0 biten bir Birmingham maçı hariç oynadıkları tüm maçlarda en az 1 golü kalelerinde gördüler. Yani gol yemeye başladıklarından itibaren çözüldüler ve bir türlü defanslarını toparlayamıyorlar. Biraz da kendine güven işidir bu. Gol yemeyeceğine inanarak maça çıkmak birçok şeyi kolaylaşyırır. Benitez’in Liverpool’u dönem dönem bunu başarmıştı geçmişte. Mourinho’nun Chelsea’sinde de o kendine güven vardı. Manchester City kontrollü futbol oynamaya çalışıyor ama bir gol yedikleri anda oyun disiplini kalmıyor ortada ve Mark Hughes takım üzerindeki kontrolünü kaybediyor. Kafasındaki şeyleri az çok anlayabiliyorum ve doğru futbolu oynatmaya çalıştığını da görebiliyorum, ancak yönetilmesi zor bir oyuncu topluluğuyla beraber olduğunu unutmamak lazım.

Beraberlik serisindeki birçok maçı öne geçmesine rağmen galip bitiremedi. 2-0 öne geçip farka giderlerken, üst üste yedikleri 2 golle Fulham’a puan kaptırmaları mesela. Ya da ligin en kötü deplasman takımlarından biri olan Hull karşısında 1-0 öne geçtikten sonra rahat sonuca gitmeleri gerekirken yine bir şekilde gol yemeyi başarmaları.

Yıldız oyuncuların yarattığı pozisyonlarla hücumda idare ediyorlar bir şekilde. Mourinho’nun Chelsea’sinin sezona hep 1-0′larla başladığını hatırlarsınız. İşin hücum yönü için bir 10 maç beklemekte sakınca görmezdi. Öncelikle tüm takıma savunma bilincini oturtup, herkesin ne yapması gerektiğini bildiğinden emin olduktan sonra daha açık oynamaya, rakibin daha çok üzerine gitmeye başlardı. Hughes de bu yol üzerinde gidiyor sanmıştık ki, biraz da şaşalı Arsenal galibiyetinin gazıyla erken açıldı ve hafiften şapa oturdu. Takım kimyası ne durumda, çok bir fikrim yok ancak bu kadar üst düzey hücum oyuncularına sahip bir takımda Bellamy’nin bu kadar dakika bulması benim garibime gidiyor. Büyük paralar ödenerek alınan Santa Cruz pek süre alamazken hem de.

Bence yol yakınken gönderilmesi gerekiyor Hughes’ün. Antrenör değişikliğini seven biri değilim, hele sezon ortasında yapılan değişikliklere uyuz olurum çoğunlukla. Ama baştan yapılan seçim bir hataydı ve şu anda kaybedilmiş çok bir şey yokken, eğer kısa vadeli başarı istiyorlarsa, daha üst düzey bir hocayla çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Mesela bu modelde daha önce denenmiş ve başarıyla ulaşmış Mourinho ikna edilebilir kesenin ağzını açarak.

Bu kadronun, özellikle Liverpool bu kadar kötü giderken, ilk 4 dışında kalması bence kabul edilebilir bir durum değil. Sezona Jose’yle başlasalar ciddi bir şampiyonluk adayı olmazlar mıydı? Tren kaçmış değil hâlen.

50 Cent Gençlerbirliği

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Brandon Jennings renkli herif. Genelde draft gecesi çaylaklarda gördüğümüz, dersleri en önde takip eden, saygılı, kız verilecek imajla zerre alakası yok. Daha çok gangsta dedikleri tiplere benzeyen, çenesi düşük bir fırlama. Daha önce bir workout sonrası Rubio’nun overrated olduğunu söyleyip, mesaiye erken girmişti. Sonra draft’taki bombası geldi, 10. sıradan Milwaukee onu seçtiğinde, Jennings’in MSG’da olmadığı söylendi. Paşa, garanti alamadığı için gelmemişti. Seçildikten sonra apar topar geldi ve 3-4 sıra gecikmeli de olsa şapkasını takıp, röportajını verdi. Gördüğünüz gibi biraz mallık var. IRsi olabilir, keza Jennings, potansiyeli yüksek olarak gösterilmesine rağmen kolej kariyeri sırasında bir hırsızlık olayına karışan ve lige geldiğinden beri top oynamayan Marcus Williams’ın kuzeni. Ayrıvca jennings’in liseden sonra kolej yerine Avrupa’ya gelmesinin asılk sebebi, Arizona’ya girebilmesi için gereken sınavı defalarca verememesi. Kendi dediği gibi bir tercih meselesi değil yani tam olarak.

Mallıkların gerisi de gelir derken, bir insider daha geldi Jennings hakkında. Jennings, NY’lu rap’çi Joe Budden ile (ne ara oldular bilmiyorum, bu adamların kankalık evresi oldukça hızlı, Hakan Altun ve Beşiktaş’lı futbolcular gibi diyelim.) takılıyor. Budden’ın da, bu aralar ABD’deki birçok ünlünün olduğu gibi, online video, mesajlaşma, twitter vs merağı var. Draft’tan sonra bu stream’lerden birinde, Jennings’le olan telefon konuşması yayınlanmış, tabi kısa bir süre sonra internetten kaldırılmış video ama konuşmanın dökümü var. Aşağıya paste ediyorum, 468 kez “n word” lafı geçen konuşmayı.

Milwaukee’de geçireceği gelecek sezon için…

Budden: You better worry about Ramon Sessions, diggin’ in your a**, pause.
Jennings: He’s not going to be here. [inaudible] That money is going to Charlie.
Budden: N****, Ramon Sessions is gonna be there.
Jennings: I doubt it.
Budden: They ain’t go no other guards.
Jennings: Ridnour.
Budden: N****, get that bum-a** n**** outta here.
Jennings: He’s going to be a backup.
Budden: To who?
Jennings: To who? Who else n****?

Draft gecesi için…

Budden: Who was hatin’ on you?
Jennings: Jay Bilas.
Budden: What happened? You ran in the draft late or some dumb s*** like a loser?
Jennings: No, I was at the hotel. This is what happened right. My agent is like “Well, we ain’t hear nothing .We ain’t have no guarantee.” So we makin’ phone calls and s*** and n***** is saying like “The workouts is great and everything and he’s the best point guard but we don’t know yet, we just don’t know.”
Budden: They didn’t say that about Rick Rubio, number one, and number two they didn’t say you the best point guard. They said your jump shot is shaky, you got some potential, but your work ethic is bull****. You averaged 3 points.
Jennings: You’re a liar. I know you’re lying now.
Budden: I’m just telling you what they said.
Jennings: That ain’t nothing but a college person.
Budden: Just tell me what happened. You end up running in the draft? I tunred it off after that. Jennings: No, n****, I came out there and made my appearance n**** and I had the best appearance out of all them n******. And I was the best dressed, they said, by the way. I was the best dressed.

Gelecek sezon ilk 5 olup, olmayacağı hakkında…

Budden: You think you gonna start for real though?
Jennings: I don’t know, actually, I really don’t know.
Budden: I heard that n**** Scott Skiles is an a**h***.
Jennings: That n**** tough, that n**** tough though. There must be a reason he liked me. There must be a reason.

Rubio ve Knicks hakkında…

Budden: Let me know when Minnesota get there. So I can watch Rubio light your f****** a** up. I never seen a n**** hate on Rubio so much.
Jennings: [inaudible]
Budden: You know what’s funny? You’re the only guard in the draft talking s*** about Rubio.
Jennings: The other n***** are scared.
Budden: What are you going to do when Rubio comes to the Knicks?
Jennings: Rubio is not coming, they are not giving up Rubio. You got Jordan Hill, you happy with that?
Budden: I don’t really know enough about Jordan Hill to be happy … I’m happy with Toney Douglas.
Jennings: I know they were booing this n****.
Budden: What does that mean? They boo everybody n****.
Jennings: If it was Stpehen Curry, them n***** would’ve went crazy in there.
Budden: Shut the f*** up, you don’t even know nothing about New York basketball.
Jennings: F*** the Knicks, them n***** skipped out on me.
Budden: Oh man, you feel to the Knicks like I do about Jay-Z? [Laughs] Yo, the Knicks is your Jay-Z?
Jennings: F*** the Knicks, them n***** is always going to be weak.
Budden: This is where I f****** hang up on your f****** ass for talking stupid.
Jennings: Duhon ain’t gonna get it done.

Tabi bu kayıtın Jennings’e ait olup olmadığı kesin değil, yalanlama gelir muhtemelen. Ya da Batuhan Karadeniz gibi havuzda bir röportaj verir gülerek, önüne geçemedik o olayın diye kıkırdar. Herkese hayırlı olsun, NBA bir dallama daha kazandı.

Sürpriz mi?

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Rubin gerçekten Inter’i grubun dışına itebilecek, Barcelona’dan 4 puan alabilecek bir takım mıydı? Dinamo ve Rubin’in iki ağır toptan toplam dokuz puan çalması bir sürpriz miydi, yoksa bu grup dengeli ve zor muydu?

Bana göre her ikisinden de biraz var. Rubin’in bu grupta iki maçını izledim. Biri Barcelona’ya, biri Dinamo Kiev’e karşıydı. İki maçın arasındaki en belirgin fark, Barcelona karşısında rakibin kazanma açlığından faydalanmaları, Kiev’e karşı ise kendi kazanma açlıkları içinde kaybolmalarıydı. Daha teknik açıklamak gerekirse, çok fazla çıkmayan bir defans kurguları var, Semak bu defansa olabildiğince yakın oynuyor ve her ne kadar savunma görevleri daha belirgin olsa da, hücum alanındaki Dominguez ve Gökdeniz/Boukharov ikilisine topları o taşıyor. Savunma yapmayı iyi biliyorlar ve Dominguez’in liderliğinde yakaladıkları boş alanları iyi kullanıyorlar. Normal şartlarda kullanması tercih edilen diziliş, en önde deplasmanlarda hızlı Gökdeniz’i, içeride ise boğa kuvvetindeki Boukharov’u konumlamak ve arkasına Dominguez ile bir köprü kurmaktır. Kurban hoca en öne Dominguez’i koyuyor ve Roma’nın 4-6-0’ı gibi olmasa da, oyunu yönlendiren oyuncunun en uçta olmasının esas olduğu bir hücum planı içinde. Semak’ın da zaman zaman defansın arasına sızıp oradan topu taşıdığını hesaba katarsak, uç noktalar arasındaki bağlantıların Rubin’in başarısında kilit rol oynadığını söylemek yanlış olmaz.

Bu takım içeride Barcelona’ya pozisyon vermezken, Dinamo Kiev’e karşı da pozisyon bulamadı. Bunun ilginç olmadığını düşünüyorum zira CL’de karakteriniz dışına çıktığınızda genelde başarısız olursunuz. Nitekim son haftada Inter deplasmanına çıktılar ve gruptan çıkmak için bu maçı kazanmak zorunda olduklarını duyduğumda kaybedeceklerini düşündüm. Inter de, Barcelona da iş başa düşünce kazandılar, hele Inter’in Kiev deplasmanındaki galibiyeti grubun gidişatı için bir mesaj niteliğindeydi, 85’te 1-0 mağlup olduklarını düşününce.


Kiev’in elde ettiği puanlar, Rubin’in aksine kadro kalitesinden kaynaklanıyordu. Forvette Ukrayna’nın şu andaki en iyi forveti Milevskiy ile birleşen Shevchenko. Orta sahanın ortasında defansif görevleri hayli yüksek olan Vukojevic ve Mykhalik, ki ikisi de top kullanma becerisine sahip. Defansta yine ayağına top uyan isimlerden Almeida ve Yussuf. Kanatlarda Magrao-Yarmolenko, beklerde eski orta sahalardan Eremenko ve Betao. Diano Kiev, bu kadroyu korumayı başardığı takdirde hem Shakhtar’ın hali hazırda çatırdamaya başlayan Güney Amerika egemenliğini bozar, hem de yakın bir gelecekte CL’de tur atlar.

Barcelona’ya çok fazla dokunmak istemiyorum. Ne kadar iyi bir takım olduğunu biliyoruz ve kimle oynarlarsa, ne kadar sertlik görürlerse görsünler, kendi iyi oldukları şeyleri yapmayı başarabiliyorlar, olmadı Messi Kiev maçındaki gibi ortaya giriyor ve oradan çözüyorlar işi. Ekstradan dayatılan kupalar sonucunda lige de, CL’ye de yavaş girdikleri ortada ama Inter galibiyeti bu turda onlar için referans alınacak maçtır.


Inter’in de alması gereken çok yol olduğunu ve Mourinho’nun elinde istediği gibi şekillendirebileceği bir kadro olmadığını düşünüyorum. Mücadele gücü, orta saha baskısı gibi öğeler Stankovic dışında pek yok. Forvette Milito, Eto’nun da verimini azaltan bir yavaşlıkta. Daha fazla Balotelli görmeliyiz gibime geliyor ama Mourinho ondan daha iyi bir bitirici olan Milito’yu tercih ediyor, orta sahasına uyumlu bir forvet hattı yaratmak için. Tahmin ediyorum ki, Mourinho bütün bilgisini ve hünerini Chelsea serisinde gösterecek ve geçemediği takdirde Inter’den ayrılacaktır. Çünkü bu kadronun günümüz temposuna uymak için değiştirmesi gereken çok parça var.

Looking for Eric

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Geçen gün FM10 çılgınlığını tecrübe ederken, futbol filmleri koyalım dedik bir yandan. Looking for Eric’le başladık, Damned United ile devam ettik. Bay A sağolsun, transfer borsasına Jet Fadıl girişi yaptı da Looking for Eric’i yarım yamalak da olsa izleyebildim. Normalde Ken Loach filmlerini uzaktan takip etmeye imtina ederim, “ulan Ken Loach yeni film çekmiş, indirip izlemek lazım” diyenlerden değilimdir. Filmlerini genelde çok sert ve yoğun bulurum, sinema değil de başka bir janrı besler gibi gelir. Bazen çok kör gözüne parmak, Mahsun Kırmızıgül bulurum, karakterler çölde dolaşan kutup hayvanı misali olmadık işlerle, arka arkaya karşılaşırlar. Daha gerçekçi senaryolar, ya da çıkarımlar üzerinden gittiği filmlerdeki dengesi ve tarzı ise bambaşkadır, onu özel yönetmenler arasına sokar. Dediğim gibi, özellikle son zamanlarda ve Cannes festivalinin de etkisiyle, sadece hedefe yönelik, fazla politik filmler yapıyordu Loach.

Loach’un en önemliği özelliği, sinema jargonunda “ordinary people” olarak yer alan, Türkçe’ye çevirdiğimizde sıradan insanlar diyerek sıradanlaştırdığımız kitleyi portrelemesi, alt metini onların üstüne bir güzel döşemesi ve basit konuları farklı açılardan göstermesidir. İnsan psikolojisini ve durumsal kaosları güzel yansıtır, alt metinle iyi ilişkilendirir. Eskiden tanıyormuş gibi konuştum ama bu böyle. Ken Loach’un filmini izleyen bir süre etkisinden çıkamaz. Ben aynı duyguyu yaşıyorum mesela şu anda, Eric Bishop’u atamıyorum kafamdan.

Filmin posterini aceto’da görmüştüm, onun yaklaşımı üzerine futbol temalı bir alt metinin geleceği belliydi. Daha doğrusu, Eric Cantona üzerinden giden bir kitle futbol filmi bekliyordum, Cantona müthiş bir malzemeydi böyle bir açı için ve üzerine de henüz film yapılmamıştı. Daha ne olsundu? Loach ise bana göre harika bir çalım atmış -Cantona daha iyisini atmıştır gerçi- ve Cantona’yı alt metin haline getirmiş. Maradona belgeselini izleyenler bilir, Kusturica da bu tip bir yol izlemiştir Maradona’yı anlatmak için. Onun hayatını, futbolunu ya da yaşam tarzını anlatmak ve övmek yerine, o hayatı Maradona ile bir süreliğine de olsa yaşamış, Maradona’nın hayatına girerek almıştır almak istediğini. Bu sefer, Eric Cantona, Eric Bishop’un hayatına giriyor ve onun üzerinden kendisini anlatıyor bizlere.

116 dakikalık filmin ilk çeyreğinde Eric Bishop’u tanıyoruz. Bu paragraf ve sonrasında kabaca spoiler bulunabilir, o sebeple izlememiş olanlar geçsin ama isteyenler de kalsın, öyle filmden alacağınız zevki azaltan bir cümle yazmayacağım. Eric Bishop tabiri caizse paspas olmuş, dibe vurmuş bir abimizdir. İlk karısıyla görüşmemektedir, ondan olan kızı henüz öğrenci olmasına rağmen annedir. İkinci karısı hapse girmiştir ve çıktıktan sonra da Eric’i aramamıştır; sonuçta Eric iki üvey oğlanla bir evde bulmuştur kendisini. Bu iki çocuk da ne birbirlerine, ne Eric’ e saygı göstermemektedirler, hatta büyük ve beyaz olan (kötü bir tabir oldu) bir gangsterin peşine takılmıştır, eve saçma emanetler ve arkadaşlar getirmektedir, Eric ne kadar uğraşsa da saydam bir cam gibi görülmemekte ve fakat bazen mecburen dikkate alınmaktadır. Bu durum onu intihar teşebbüsüne kadar götürür, tam bu sırada Cantona’nın hayaliyle karşılaşır ve burada Bishop’un geçmişini öğrenmeye başlarız.

Man Utd taraftarlığı, karısıyla tanışması gibi anılar kızının çocuğunu ona emanet etmesi ve bu işin yürümesi için ilk karısı Lily ile görüşmek zorunda kalması paralel ilerler. Eric traş olmaya, normal bir insan gibi takılmaya ve çocuklarına varlığını hissettirmeye başlamıştır Cantona ile beraber. Filme büyük üvey oğlanla dahil olan silah, boyutu iyice değiştirir ve Ken Loach’a özgü polis baskın sahnesi ve tek planlık silah konuşmasına vesile olur. Sonrası? Sonrası iyi işte. Orasını da anlatmayayım, kendi anladığımı yazayım.

Cantona’nın yeteneği ona ilgi getirmiştir. Ama Cantona, sevgiyi yaptıklarıyla yaratmıştır. Aslında futbol hayatı boyunca sahada ve saha dışında yaptıklarıyla, futbolcu olarak değil, Eric olarak taraftarın ve sevenlerinin hafızasına kazınmak istemiştir. Çoğu futbolcunun, Zidane’ın bile böyle bir derdi yoktu yaptıkları açıklamalara göre. Cantona ise hiç açıklama yapmadı. Bir şekilde anlatmak istediklerine kendini anlattığını, diğerlerine de zamanı gelince anlatacağını biliyordu. Bishop’a da film boyunca bunu anlatıyor ve farklı düzlemde de olsalar, aynı eksende hayatlarını döndürdüklerini, kilit noktalarda daha cesur olduğunu yansıtıyor. Film, hem Cantona’nın yaratıcı ruhu, hem de Loach’un açılımlı anlatım dili için çok iyi bir saha olmuş.

Filmde futbol görüntüleri de Bishop’un hayalgücüne takılanlarla sınırlı. İlginçtir, Cantona bunların büyük bir kısmını hatırlamıyor.

Incoming search terms for the article:

İstifa

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Fatih Terim’in istifası doğal olandı. 10 maçta 15 puan toplayabilmek, İspanya’dan 15 puan fark yemek, Belçika ve Estonya’ya toplam 7 puan kaybetmek iyi bir performans değil. Futbol entellerinin fazlaca abartmasına rağmen, 3 – 4 iyi oyuncusu dışında vasat bir takımdı Bosna ve grubun iki seribaşından, yani Euro 2008′in iki yarı finalistinden sadece 1 puan almalarına rağmen 2 hafta kala garantilediler play-off’u. Ne kadar kibirli bulunacak olsa da, bu Türkiye’nin ikramıdır. Federasyonun bu tip bir performanstan sonra istifayı kabul etmesi de anormal bir durum değil.

Sadece Türkiye değil, Dünya Kupası dışında kalan geleneği olan futbol ülkesi. Danimarka 86. dakikada Liedson’dan golü yemeseydi ya da geçen haftasonu İsveç’e yenilseydi, bugün Portekiz değil İsveç gidecekti play-off’a. Sonuç olarak, son 10 yılı A milli takım olmak üzere, 1990′dan beri, 20 yıldır çeşitli yaş gruplarında İsveç milli takımlarında çalışan 61 yaşındaki Lars Lagerback istifa etti. Bu süre içerisinde İsveç, 5 büyük turnuvaya katılmayı da başarmıştı.

Eski kankaları Slovaklar’ın Slovenya’ya yenilmesiyle kupa dışında kaldı Çekler de. Euro 2008′den sonra Brückner kenara çekilince, yerini dolduramamışlardı zaten, Rada ve Straka fazla dayanamadılar. Sonra Sparta Prag’ın efsanelerinden Ivan Hasek geldi takımın başına. Eski bir futbolcu olmasına rağmen aynı zamanda bir avukat olan Hasek, takımın başına gelmeden birkaç hafta önce Çek Futbol Federasyonu’nun başkanlığına seçilmişti ve ilk icraati elemelerin sonuna kadar milli takımın başına kendisini getirmek oldu. Çekler, onunla daha iyiydi ama o sözünü tuttu ve elemelerin bitimiyle görevi bıraktı.

Bir diğer sansasyonel takım Hırvatistan’dı. Karizmatik hocaları Bilic’le, bize toslamasalar Euro 2008′de daha da ilerleyebilirlerdi. Elemelerde hem düşüşteki Ukrayna’nın arkasında kaldılar, hem de daha önce nikahlarına aldıkları İngilizler’den içerde 4, dışarıda 5 yediler. Basın, Bilic’ten çok futbolcuları eleştiriyor ama genç hoca da her an istifa edebilir.

7. grupta sadece Faroe Adaları’nı geçebilen, Avusturya ve Litvanya’nın arkasında kalan Romanya ise faturayı Mutu’ya kesti. Piturca’dan görevi enkaz halinde devraldığında Razvan Lucescu’nun yapabileceği pek birşey kalmamıştı, o da 5 yedikleri Sırbistan maçından sonra disko seferinde yakalanan ve kimseyle vedalaşmadan kamptan ayrılan Mutu’yu kadro dışı bıraktı.

Bulgarlar da uzun zamandır büyük turnuvalardan uzaklar. Güzel bir grup çekmelerine rağmen Trapattoni’nin İrlanda’sını geçemediler. Son maçta Gürcüler’e atılan 6 gol kimsenin gözünü boyamadı haliyle, Kıbrıs deplasmanında yenilen 4 golü unutmadı kimse ve eski Fenerbahçe’li Stanimir Stoilov’un kellesini istiyor taraftarlar.

İstifa iyidir, zihin açar, önünüzü görürsünüz. Gideni aratan gelenlerden sadece korkaklar çekinir.

RG 2009 ve Federer’in zafer süreci

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Federer’in kariyerindeki tek eksik parça, herkesin dimağında değişmez bir yeri olan, o özel toprak kortta alınacak bir şampiyonluk kupası idi. Sonunda bunu başardı, her ne kadar kucağına düşmüş gibi olsa da. O kupayı kaldırırken ve bir yandan izleyenler olarak biz de “Nadal olsaydı…” ile başlayan yorumlar yaparken, kendi kendime sordum: Acaba çok mu şey istiyoruz Federer’den?

Öncelikle Nadal. Bu turnuvaya sakat sakat geldiğini, Madrid finalinde bu ufak gibi gözüken sakatlıkların çok sıkıntısını çektiğini biliyoruz. Bu sakatlıklar büyük oranda yıllardır süregelen uzun maçların, yorucu turnuva temposunun getirdiği ağırlıktandı, finalde Federer’e yenilince gündeme yerleşti ama aynı adam, yarı finalde Djokovic’i yenmek için dört saat kortta kalmış, iki çok yorucu tie-break kazanmıştı. Cumartesi oynanan bu yarı final maçının da dört saat sürdüğünü ve bu turnuvanın best of three oynandığını da belirtmek gerek. Sonuç olarak Nadal, normal şartlarda toprakta en fazla bir set vereceği Soderling’e elendi.


Nadal sakattı, yorgundu, Federer kadar hazır değildi ve Madrid’i kaybetti. Federer, yaklaşık iki buçuk senedir tüm konsantrasyonunu Fransa Açık şampiyonluğuna yoğunlaştırmış durumda ve bunun meyvesi kadar çürüğünü de yedi. 2007 Hamburg’da rakibinin 81 maçlık serisini bitirdiği maçtan sonra Fransa’da varlık gösterememiş, sonra bir düşüş dönemine girip sadece Roland Garros’ta değil, Avustralya Açık ve Wimbledon finallerinde de rakibine geçilip, bir numarayı kaptırmıştı.

Madrid, bu sezon Federer’in kazandığı ilk turnuva oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Avustralya’da ağladıktan sonra çok iyi bir rehabilitasyon dönemi geçirmiş, ufak tefek turnuvalarla kendini strese sokmadan doğru bir hazırlık yapmış. 2009 RG boyunca çok sert, ne yaptığını bilen, rakibini okuyarak oynayan, kısacası eski model bir Federer karşımızdaydı. Karşısındaki kimsenin oyunu dikte etmesine izin vermedi, mesela Haas karşısında geri düştüğünde çabuk toparlanıp hemen kendi oyununu adapte etti, Del Potro karşısında alçak toplarla fileye gelip, kısa toplarla rakibi koşturdu. Tekniği kısıtlı Soderling zaten kolay lokma idi, o aşamaya geldikten sonra. Bu sert görünüm, Federer’in sağlam bir Nadal karşısında kazanmasını sağlar mıydı? Büyük ihtimalle hayır. Federer uzun rallileri, rakibe göre oynamayı, stabil maçları sevmiyor ve Nadal karşısında da bunu değiştirmek zor. İnsanların “Federer’in backhand’i” muhabbetine bu kadar takılmasının sebebi de bu. Federer belki de dünyanın gördüğü en baba backhand’e sahip ama yine de Nadal’ın fizik gücüne ve oyun istikrarına karşı çok işe yaradığını söyleyemeyiz.


Nadal önümüzdeki çim sezonu için dizini hazırlayadursun, Federer en büyük emelini gerçekleştirdi ve artık tamamlamak istediği son bir hedef kaldı: Geçen sene, her ne kadar elinde olmayan sebeplerin payı olsa da, kendi çöplüğünde Nadal’a yenildi ve bu onu çok yaraladı. Neredeyse bir sezon süren bir toparlanma süreci geçirdi. Federer’in, kelimelerle tarif edilemeyecek kariyerini taçlandırmak için aklında böyle bir son olduğuna eminim. Ama bu, Fransa Açık şampiyonluğu gibi olmazsa olmaz değil. Önce Wimbledon’ı geri alıp, sezonu tamamlayabildiği kadar iyi tamamlayıp tekrar bir numarayı almak asıl hedefi olacaktır. Nadal sakatlıktan geri döndüğünde onun da hesapları olacak elbet. Çekişmenin geçen sezonki tadına tekrar ulaşması zor; ancak en azından iki tane daha baba maç izleriz.

Incoming search terms for the article:

Paranın alamayacağı şey

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Zamanında Galatasaray Man Utd’ı, Frankfurt’u, Werder Bremen’i, Roma’yı yenerken ligde olmadık takımlara yenilir, Fenerbahçe’den de tarihi mağlubiyetler alırdı. Frankfurt zaferinin ve Sigma hezimetinin hemen arkasına gelen 1-0′lık Fenerbahçe galibiyetini bizim jenerasyon net hatırlar. “Avrupa’ya yakışıyor” derlerdi o zaman Galatasaray için. Sanki oraya başka takım, buraya başka takım çıkarıyor gibi…

Milan’ı o dönemlerdeki Galatasaray görünüşüne fazlasıyla benzetiyorum. İki senedir bitmiş bir takım bu, Leonardo hâlâ Seedorf-Inzaghi-Nesta-Oddo diye yazıyor kadro kurarken. Hani ellerinde Cafu olsa, onu da oynatacaklar. Yaşlı, kalecisi olmayan, eski temposundan ve savunma direncinden yoksun bir ekip. Ancak bu tip maçlara konsantre oldukları zaman da karşılarında kim olduğu farketmiyor.

Her yönüyle ilginç bir maçtı. Ronaldinho uzun süreden sonra Barnebau’ya çıktı, Kaka da ilk defa eski takımına karşı forma giydi. Milan’ın kalesinde evinde otururken koluna girilmiş, zorla Madrid’e getirilmiş gibi duran Dida var. 4 milyon €’luk kontratı bu sezon bitiyor abinin, SSK’da gün doldurmaya çalışan emekli adayları gibi bakıyordu ilk golden sonra. O top nasıl kaçar elden? Peki Raul’un topa yine en yakın oyuncu olmasına ne demeli?


Aşağıda da yazdık, Raul 66 golle Avrupa kupalarında gol rekorunu egale etti, kıracak da bir aksilik olmazsa. O noktadan sonra kitlenen maçın hareketlenmesi için olmaz denilenin olması gerekiyordu. Pirlo yaklaşık 40 metreden çıkardı, Casillas kapadığı köşeden aldı topu. 40 metre! Sonrası için biraz özeleştiri yapmak gerekiyor. Real Madrid’i Milan önünde bu kadar favori yapan neydi? Her ne kadar süreklilikten uzak olsa da bu tecrübedeki bir savunmaya karşı ne ispatlamıştı ki Madrid? Çift forvetin Raul-Benzema olunca orta sahadan ciddi destek gerekiyor. O da gelmeyince, yani Real Madrid orta sahayı Milan’a kaptırınca, bu golün de etkisiyle gidişat değişti. Casillas olmaz denileni bir daha oldurdu, ikinci golü de hediye etti.

Real Madrid’in tek forvete dönmeye şiddetle ihtiyacı var. O forvet de malesef Raul değil, Benzema. Ronaldo sakatlıktan dönünce bu değişimin ilk sinyallerini göreceğimizi tahmin ediyorum. Yine de ikinci golde de payı vardı Raul’un, çalışma kokan bir korner ve eski Dida’nın affetmeyeceği sertlikte bir top daha içerde. Bu gol olduğunda daha dakika 76 idi, sonrasında Milan’ın şanlı direnişini izledi, izleyebilenler. Ronaldinho-Raul elektriği kimi heyecanlandırmaz ki? Nesta da büyük adam, bacaklarının götürmediği yerde bile takımı için göğsünü geriyor.


Sonrasında dengesi iyice bozulan Madrid savunması, Seedorf’un bu ligdeki üçüncü “al da at”ı, Pato’nun şık bitirişi. Arka arkaya gelen iki zor galibiyet, Leonardo ve Milan için bir şahlanış olabilir mi? Bana göre zor, ama Milan’ın bu yıllanmış kadrosunun çocuklar gibi sevindiğini görmek de bambaşka bir his.

Kalbini mi kırdım, afedersin..

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Bu haberi okurken yanıbaşımda zaplanan televizyonda büyük usta Hande Yener’in o unutulmaz eserinin bu kısmını duymak değişik bir tesadüftü. Hangi haber diyeceksiniz normal olarak, içinizden elbette, yoksa bilgisayar ekranı önünde girişeceğiniz bir monolog, yanıbaşınızdakilerin önyargı hormonlarını tetikleyebilir.

Olay, İngiltere’nin ve belki de dünyanın en büyük tabloid gazetelerinden biri olan Sun’ın Kazım’dan dilediği özür. Sun diyor ki, “Biz senin seks skandalı yüzünden gönderildiğine dair balıklama bir haber yaptık birader, ajansların (kaynağı Türkiye olan) yalancısı olarak. Böyle değilmiş, özür dileriz.”

Kazım, dünyanın ilk genç, yetenekli ama displinsiz sporcusu değildi. İstanbul ghetto’larından çıkan, türkücüsünden başbakanına ünlüleri kanka yapanlar, Londra ghetto’sundan gelene tahammül edemedi. Attığı manşetler ve yaptığı haberlerle, bizim basına “Küstah İngilizler” kalıbının yerleşmesinde büyük emeği olan Sun gibi bir tabloid’in bu özürünü farklı bir şekilde ele almak gerek. Keza, Sun ne kadar tabloid bir gazete olsa da, bunun farkındalar ve herhangi bir ciddiyet iddiaları yok. Bu ve buna benzer süreçleri, Sun’dan çok daha edepsiz yöneten yerli mallarının sloganlarını veya iddialarını gözden geçirin bir de, hiçbiri ilkeli, ciddi ve dürüst haberciliğin kitabını yazmış olmaktan aşağı methiyeyi bile kabul etmez. Bu durumda benzer bir özürün haberin çıkış kaynağı olan yakın coğrafyadan çıkması sürpriz olur bu noktadan sonra, Kazım’ın otel odasında kelepçeli seks pozisyonları, oynamadığı maçları satışını, oradaymış gibi yapılmış haberleridir insanların akıllarında kalan ve bunun yalan olduğu ortaya çıkmış veya çıkacak olma ihtimali ilkeli, ciddi, dürüst ve youtube haberciliğimizi ne utandıracak, ne de sıkacaktır.

Seksi fotoğrafları için tıklayacaklar ve geçeceklerdir.

Edit: Eser Demet Akalın’a aitmiş, kendisinden özür dilerim.

US Open 2009 #2 – Peter Polansky

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Marsel gibi elemelerden gelen bir diğer genç oyuncu hakkında birşeyler yazmak istedim bugün. Bahsetiğim isim 21 yaşındaki Kanadalı Peter Polansky. İlk turda Guillermo Garcia-Lopez’e elendi ama bundan bahsetmeyeceğim tabi, bu genç adamın tenis kariyerinin başlamadan bitme tehlikesine ne kadar teğet geçtiğini gösteren hikayesine göz atalım.

2006 Nisan’ında Kanada milli takımı, Davis Kupası için Meksika’ya gittiğinde kafiledeki yedek oyunculardan biri de 18 yaşındaki Peter’dı. 2 gün sonra oteldeki odasında uyurken, sabaha karşı uyandı ve odada elinde bıçakla kendisine doğru gelen biri olduğunu zannetti. Gerçekten odada biri var mıydı, yok muydu bilmiyoruz çünkü annesinin söylediğine göre zaman zaman uyurgezer rahatsızlığı çeken Peter olanları tam olarak hatırlayamıyor. Neden mi? Çünkü o panikle kendini 3. kattaki odasınının penceresine doğru atıyor. Kırık camlarla beraber 3. kattaki odasından otelin bahçesindeki çalılıklara düşen Polansky, otel görevlileri onu bulana dek vücudundaki kesiklerden akan kanlar içerisinde, sol bacak calf’i kesilmiş, ama mucize eseri hiçbir kemiği kırılmamış olarak yatıyor. Daha sonra doktorların söylediğine göre bacağındaki bir kesik, atardamarını milimetrelerle ıskalamamış olsa olacakları düşünmek bile kötü. Doktorların ameliyata karar vermeleri 62 saat sürüyor ve sonuç olarak 5 saat süren, 400′den fazla dikişin atıldığı ameliyat başarılı geçiyor. Daha 18 yaşında ve spor üzerine kariyer yapacak olan bir çocuk için kuşkusuz korkunç bir deneyim olmalı.

Ameliyattan sonra yürümeye başlayabilmesi için en az 6 ay geçmesi gerektiğini söylese de doktorlar, Peter 2. ayın sonunda tekerlekli sandalyeyi atmış ve 3. ayın sonundaysa, zorlu ve yoğun rehabilitasyon seanslarının ardından raketini alıp servis atmaya başlamış. Birkaç hafta sonraysa tamamen iyileşip, antremanlara başlamış.

Elbette sakatlığın geliş zamanı çok kötü, henüz oyununu şekillendirme evresindeki genç bir oyuncu için. Bu yüzden Polansky’nin çıkışı ancak bu seneye sarktı. Bu yıl Wimbledon’ı saymazsak 3 GS’e de elemelerden katılıp, ilk turda 5′er setlik maçlarla elendi. Montreal’de, evinde oynadığı Rogers Cup’ta ikinci turda da Djokovic’e karşı umut veren bir oyun oynadığı konuşuluyor. Şu an Top 200′de ve kariyerinin en iyi derecesi bu, zamanla daha da yükseleceğini tahmin etmek zor değil. Daha da önemli olan, Polansky’nin gösterdiği azim ve birçok insanın vazgeçeceği şartlarda kendisini zorlayıp istediği şeyi yapmaya devam etmesi.

Google Maç Yayını
TURKCELL SÜPER LİG'İN TÜM YAYIN HAKLARI (DİGİTURK) DIGITAL PLATFORM ILETIŞIM HİZMETLERİ A.Ş YE AİTTİR,
BU SİTE DE LİGTV YAYINI  VEYA BAŞKA BİR KURULUŞUN YAYINLARI YAPILMAMAKTADIR. SADECE BİLGİ PAYLAŞIMI YAPILMAKTADIR.
BURADAKİ TÜM BİLGİLER (YAZILAR, RESİMLER) KAYNAK GÖSTERİLEREK YAYINLANMAKTADIR.