Albiol de Real Madrid’de

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Ronaldo ve Kaka transferleri üzerine bişey yazmadık. Bu tip transferleri hiçbir zaman sevmedim, takımın taraftarlarının da bu ilüzyona nasıl kapıldığını anlamıyorum. Alt etmen gereken takım Barcelona, onun için de forvet hattını iki kat kuvvetlendirmek yerine orta sahayı sağlamlaştırman gerektiğini de biliyorsun, buna rağmen Sneijder, vd Vaart, Guti falan herkesin ipini çekip yıldızlara sıvıyorsun parayı.

Bana göre, Kaka gibi etrafındaki oyunculara da hükmeden, herkesin sevdiği bir yıldızı aldıktan sonra, daha küçük çaplı 3-4 tane eklemeyle geçen sezona göre aşama kaydetmiş bir takım yaratabilirdi Perez. Real Madrid’in geçmişinde payı olan pek çok eski yıldızın da söylediği gibi, uyum süreci, takım içi dengeler falan hiç hesap edilmeden yapılmış, bencil bir transfer. Çok da başarılı olacağını düşünmüyorum, Alex Ferguson’un disiplini ve taktik bilgisi altında bile bir sezon işleyen Ronaldo’nun, geldiği gibi etkisini göstereceğinden şüpheliyim. Bir de üzerinde sürekli Messi-Barcelona baskısı olacak, sadece onunla kalsa da iyi, tüm takımın üzerine bu baskı sirayet edecek. Takımı olası bir buhrandan çıkarması gereken adam da Pellegrini yani, düşüşe geçti mi çok zor toparlanmasıyla ünlü Villarreal’in hocası.

Kahve tribine kaptırdım ama işin özü bu. Futbolda denenmiş, yararlılığı ya da zararlılığı tescil edilmiş bazı yöntemler var. Real Madrid bir de bu durumu bizzat tecrübe etmişti. Şimdi 15 milyon € karşılığında Albiol’ü bağlamışlar Valencia’dan, milli stoperdir, iyidir, beklenen de bir transferdi zaten. muhtemelen Xabi Alonso’yu da alacaklar ama arkasından oturup kadroyu bir masaya yatırmaları lazım, akıllı bir kafayla. Şu anda Robben ve ufak Hollandalılar bir problem gibi gözüküyor, kaldı ki hedef en tepeyse bu takıma en az bir orta saha bir de defans lazım.

Do this! – 4

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

New Jersey Nets:

Neyin peşinde olduklarını biliyorum tabii ki; ancak Maggette’nin kontratını Simmons’la değiştirip, pickleri de değiştirmeye ne derdi Warriors, merak ettim bir an. Bir outsider olarak pek tutmasam da beklenen etkiyi yapabilen bir Jordan Hill’li Harris-Carter-Maggette-Hill-B-Lo beşi çok mu fena gözüküyor 2010-2011 sezonu için ya da Lebron’u olmasa da en azından Chris Bosh’u getirebilecek mi Nets, bilemiyorum. Outsider’ım ne de olsa; ancak kafam biraz karışık. Bulundukları sıradan ciddi etkisi yapması beklenen bir uzun almaları beklentilerin dışında ve 2010-2011 sezonuna bozulmuş morallerle girmelerini hiç istemem, sevdiğim bir takımdır Nets.

Charlotte Bobcats:

verde hoca doğru söylemiş batug’daki yazısında; pis salary, uçuruma giden bir kadro. Ancak, bu biraz da beklentilere bağlı, anladığım kadarıyla draft’ın en cafcaflı departmanı gardlar ve iyi bir öngörüyle, bu vasat denilen draft kadrosundan, henüz hak ettiği değeri görememiş bir gardla çıkılırsa, playoff zorlayacak bir çekirdek var aslında, elde. Ama daha yukarısı hedeflemeye çok uzak bir salary/çekirdek kadro var elde. Draftten güzel bir gardla çıkıp, Raja Bell’i denize salıp, takas deadline’ı öncesi alıcı kovalanılabilir, Diaw, G-Wall gibi çok overrpaid olduklarını düşündüğüm oyuncular için. Çok farazi bir çıkış yolu olduğu su getirmez; ancak bu malzemeden başa güreşen bir helva yapmak, Barney Stinson’ı bile aşabilir.

Indiana Pacers:

İki sezon daha takılırım, kuşkusuz. Granger takımımda sorumluluk vereceğim tarzda bir adam ve kontratı yeterince makul, Hibbert ve Rush ise beğendiğim, ileride işe yarar bench oyuncusu olmalarını beklediğim adamlar. Onun dışındakileri at çöpe, baba. Ya oyuncu iyi kontratı fena, ya da kontratı şeker oyuncu felaket, kadronun geri kalanında. Bu civarlardan iki sezon daha draft yaparım, varsa iyi bir gard ya da uzun alırım, etliye sütlüye pek karışmam. 2013-2014 sezonundan itibaren playoff’larda etkili olmaya başlayacaktır, benim kontrolümün altında Pacers, Larry hocanın kontrolünde daha erken uçarlar, benim bileceğim iş değil.

Phoenix Suns:

Devasa kontratı tam da zamanında biten Shaq karşılığında çok daha iyi parçalar alınabilirdi diye düşünen Suns’lı dostlarımız haksız sayılmazlar; ancak Steve Nash’in de ilerleyen yaşı ve düşen temposunu düşündüğümde, Amare’nin etrafına bu takımı kuracaksak, Shaq’la işimiz yok dedim ve pek de uzatmadan elden çıkardım. Ancak, bir tane daha amaçsız sezon geçirmeyi hiç düşünmüyorum. Geçen gün sahip Sarver’a çıktım ve “…madem bir sezon daha vergini ödeyeceksin, masraftan kaçmayalım baba…” dedim. Grant Hill ile el sıkışır, Matt Barnes’ı da aldığına benzer bir miktardan tutuyoruz. Shawn’la konuştum ve yuvaya dönmek uğruna sorun çıkarmayacağını söyledi, Alvin Gentry’e de “Koştur hoca!” talimatını verip, puromdan sıkı bir nefes çekip arkama yaslanacağım. Evet, bombayı en sonunda patlatmış oldum, önceki yazılarımdan etkilenen Suns yönetiminden güzel bir kontrat aldım :) .

Esintiler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Şampiyonlar Ligi ikinci tur kuraları bugün itibarıyla çekildi. Grupların hemen ardından iki maçlık eleme oynanma fikri alındığından beri hem maç yoğunluğunu, hem sürpriz ihtimalini hem de ulusal liglerin üzerindeki tartışmasız egemenliğini kaybettiğini düşündüğüm organizasyonda son 2-3 senedir olduğu gibi yine favori takımlar birbiriyle eşleşmiş, ikinci tura yakışmayan bazı müsabakaların tarihi atılmış. Bu sezon, önceki iki sezona göre teğet geçmiş sayılırız CL’yi, üvey evlat muamelesi yaptık (hangi organizasyona yapmadık ki?). Bu sebeple, ikinci tur kuralarına, ilk turu ve geçmiş sezonları kapsayan ufak bir yazı dizisiyle karşılayalım diyorum. Zaten Alp hocam uzun süredir makarasını yaptığımız, UEFA’nın desteğiyle makaradan komplo teorisine dönen, artık teoriden de çıktığına inandığım bir şekilde Mourinho baba kucağına verilmiş, o yazının ardını toplayıp önünü düzelterek devam etmek iyi olur.

Birinci turda pek çok sürpriz oldu, kim hangisine sürpriz der onu bilemeyiz -zira “ben demiştim” furyasının başını alıp gittiği bir dönemden geçiyor Türk medyası, herkes her sonucu tahmin etmiş; Rubin aslında zaten bu ışığı veriyormuş, Bordeaux konusunda geçtiğimiz sezon Galatasaray eşleşmesi öncesi-sonrası yorumların takıldığı çarklara ben dokunmuyorum bile, hele “İtalyanların deyimiyle invincibile” adledilen Barcelona’nın yaşadığı tökezlemeyi normal bulanlar? Ben en az sürprizden en çoğa doğru gideceğim, o sebeple önce G-H grupları.

Bu Arsenal ve Sevilla görece en kolay grupları çekmişlerdi, sürpriz ihtimali sıfıra yakındı zira hem topçular, hem artistler çok tempolu ve atak oynayan, fizik gücü üst düzeyde oyunculardan kurulu ve ikisi de zayıf takımlara karşı rahatlıkla fark yaratabilecek düzeyde kadro istikrarına sahipler. Bu iki takımı ancak defansif kurgusu oturmuş, orta sahanın hücuma yakın bölgesinde top kazanabilen ve bu topları da –bu iki takımın top kaybı sonrası yaptığı- rüzgar baskıyı dindirebilecek pas yüzdesine sahip takımlar durdurabilir ki o takımlar da bunu yaparken pek zorluk çekmiyorlar, son iki sezondur. Bu iki grubun da ikinci torba takımının nasıl o torbaya girdiklerini anlamış değilim, organizasyondaki “şampiyon takım sayısının artırılması” sonucu olsa gerek; ancak bir tarafa bakıyorsun Inter ya da Real Madrid, öbür tarafa bakıyorsun bunlar, garip oluyor, hâliyle.


C, D ve F’de ilk iki torba takımları çıktı, C’de Milan’ın Zürih’e 5 puan kaybedip Real’i deplasmanda yenmesi klasikler arasına girer diye düşünüyorum. Şu kadro, Milan’ın posası sayılabilir, Ancelotti’nin beş sezonda üç final oynattığı Milan’ın ideal 11’inden Nesta-Dida yanında orta saha komple aynı desek abartmış olmayız, Real maçını kazanan Pirlo-Ambrosini-Seedorf orta sahasını görünce. Milan hakkında söylenecek en net yorum, Pato’nun transferi sırasında anlatıldığı kadar efsane bir golcü olmadığı ama orta sahanın tıkırında olduğu sert maçlarda kendini kenarlarda kaybedip etkili olabilen şık bir son vuruşçu olduğu. Adam ceza sahasının sağı, solu, gelişine-gidişine affetmiyor yakaladı mı. Ona rağmen, Ronaldinho ne kadar oynarsa o kadar gidecek bir takım görünümünde Milan, dişlek kardeşim pas hatalarını azaltıp rolüne daha bir adapte olmuş gibi. Real için de fikirlerimi şurada aktarmıştım. CL’de olmasa da, İspanyol liginde görüyoruz ki Los Galacticos gibi değil, dirençli ve rakibini rahatsız eden bir takım gibi oynamak istiyorlar, en azından Pellegrina(!) bunu istiyor, Ronaldo şimdilik uslu çocuk, Kaka’yı zaten bilirsiniz. Raul sevdası hafiften törpülenmiş gibi, takım içinde yaptıkları haltlar ortaya çıktıkça hafiften Raul ve Guti’nin koğuş ağası günleri bitecek gibi. Marsilya’nın orta sahası güzel, kaşar da bir takım kurdular ve ne yalan söyleyeyim bu grup çıkınca onlar için üzüldüm, fazla uzun ömürlü bir takım değil gibi geliyor bana, bir yandan da, daha kolay bir gruptan çıkmaları işten değildi.


D’de Chelsea tabiri caizse ‘güle oynaya’ tur atladı, ikinci Porto’nun kaybettiği altı puan da mavi formalara karşı. Chelsea, son maçlarda yaşadığı düşüşe rağmen, ki ben bu düşüşün de kadronun doymuşluğu ve yoğun maç trafiğine verdiği reaksiyon ile fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum, Avrupa’nın en formda, en dengeli takımı. Geçtiğimiz sezon Barcelona’yı zor duruma düşürmeyi başaran bir tek onlardı, bu sezon da Barça geçen sezonki formunu yakalayabildiği takdirde güçlü adaylardan biri olacaklar. Son maçlarda ligde Zhirkov’u dahil etme çabaları var, ufak tefek sakatlıklar da bel büktü ama en büyük sorun Cech’in formsuzluğu. Hâlâ dünyanın en iyi kalecilerinden biri ama o talihsiz sakatlık olduğundan beri Çek kaplanı gitti, az hata yapan ama kapasitesi belli bir kaleci geldi. Porto’nun vizyonunun ve başarıya giden takımı kurma tecrübesinin artık Dragao’nun çimlerinden, mavi beyaz çubukların aralarına kadar sindiğini bilmeyenimiz yok, gelen gideni, giden geleni aratmıyor. Atletico öyle böyle tökezlemiyor, izlemedim de hiçbir maçlarını ama bildiğim bir futbol gerçeği varsa, bu takım içten çürümüş ve Aguero-Forlan-Perea-Simao-Maxi gibi küflü kaşarları temizlemedikçe toparlanamazlar gibi. Asenjo-Garcia-Camacho üçlüsü yanında Agüero tutulabilir gerçi, FM’den bildiğimiz kadarıyla ama operasyon şart, olmuyor böyle.


A ve E grupları birbirine bazı açılardan benziyor. Bir tarafta Juventus, bir tarafta Liverpool dışarıda kaldı, ikisinin de yakın geçmişte bu kupayı kaldırdıklarını hatırlamakta fayda var. Hadi Juventus yakın geçmişte bir yarı-felaket yaşadı, çok yaşlanan kadrosunu yenilemeye çalıştığı bir geçiş döneminde, teknik direktörü tecrübesiz, vs. Hadi onlar gruba dört maçta 8 puan ile başladılar ve onlardan daha güçlü kadrolara sahip olduğu rahatlıkla iddia edilebilecek Bayern ve Bordeaux’ya yenilerek gruptan çıkma şanslarını son maçta kaçırdılar. Bordeaux Fransa şampiyonu, en son Lyon’u deplasmanda yendi, deplasmanda çok dişli bir takım. Bayern kötü başladığı sezonda beklenen bir toparlanma yaşadı, Van Gaal’in arkasındaki Hoeness desteği hiç eksik olmadı ve Bayern’i yönetenler bu tip krizlerden çıkmayı iyi biliyorlar.


Ya Liverpool… Açık konuşayım, şu an Rafa Benitez’in yatacak yeri yok ve ben olsam sezon sonuna kadar da beklemez, hatta grubun son maçını da beklemez ve İspanya biletini kulağına bir şey fısıldama ayağına gizlice ceket cebine koyar, sonra da cep telefonuna kontrol etmesi yönünde bir not düşerdim. İngiltere’de ve özellikle Liverpool kadar köklü klüplerde motto haline gelmiş istikrar, Rafa Benitez döneminde Liverpool için sadece bir yöne işledi. Geçmişe fazla dönmeyeceğim zira ona da burada dokundurmuştum, bu gruptan gerçeklerle anlatmaya çalışayım Liverpool’un ne kadar zor bir durumda olduğunu: Grupta iki Debrecen galibiyeti dışında üç puan almışlıkları yok, evlerinde hem Fiorentina’ya hem de Lyon’a son dakika golüyle mağlup oldular, aldıkları tek kayda değer sonuç olan Lyon beraberliği de –bana göre- Lyon’un hayli üstün olduğu bir maçta geldi. Gerrard’ın sakatlanmasıyla birlikte müthiş bir düşüşe girdiler ve Avrupa’nın başarılı takımları arasında bu kadar tek oyuncuya bağlı bir takım daha yok. Fiorentina bu grupta 15 puan aldı! Gruptan çıkmalarını, en fazla Lyon ya da Liverpool’un birinin arkasına takılarak becermelerini bekliyordum ama 15 puan ne yahu?


Next: B ve D gruplarına derin dalış, ikinci tur kuraları

fotolar: espn soccernet

Incoming search terms for the article:

Sürpriz mi?

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Rubin gerçekten Inter’i grubun dışına itebilecek, Barcelona’dan 4 puan alabilecek bir takım mıydı? Dinamo ve Rubin’in iki ağır toptan toplam dokuz puan çalması bir sürpriz miydi, yoksa bu grup dengeli ve zor muydu?

Bana göre her ikisinden de biraz var. Rubin’in bu grupta iki maçını izledim. Biri Barcelona’ya, biri Dinamo Kiev’e karşıydı. İki maçın arasındaki en belirgin fark, Barcelona karşısında rakibin kazanma açlığından faydalanmaları, Kiev’e karşı ise kendi kazanma açlıkları içinde kaybolmalarıydı. Daha teknik açıklamak gerekirse, çok fazla çıkmayan bir defans kurguları var, Semak bu defansa olabildiğince yakın oynuyor ve her ne kadar savunma görevleri daha belirgin olsa da, hücum alanındaki Dominguez ve Gökdeniz/Boukharov ikilisine topları o taşıyor. Savunma yapmayı iyi biliyorlar ve Dominguez’in liderliğinde yakaladıkları boş alanları iyi kullanıyorlar. Normal şartlarda kullanması tercih edilen diziliş, en önde deplasmanlarda hızlı Gökdeniz’i, içeride ise boğa kuvvetindeki Boukharov’u konumlamak ve arkasına Dominguez ile bir köprü kurmaktır. Kurban hoca en öne Dominguez’i koyuyor ve Roma’nın 4-6-0’ı gibi olmasa da, oyunu yönlendiren oyuncunun en uçta olmasının esas olduğu bir hücum planı içinde. Semak’ın da zaman zaman defansın arasına sızıp oradan topu taşıdığını hesaba katarsak, uç noktalar arasındaki bağlantıların Rubin’in başarısında kilit rol oynadığını söylemek yanlış olmaz.

Bu takım içeride Barcelona’ya pozisyon vermezken, Dinamo Kiev’e karşı da pozisyon bulamadı. Bunun ilginç olmadığını düşünüyorum zira CL’de karakteriniz dışına çıktığınızda genelde başarısız olursunuz. Nitekim son haftada Inter deplasmanına çıktılar ve gruptan çıkmak için bu maçı kazanmak zorunda olduklarını duyduğumda kaybedeceklerini düşündüm. Inter de, Barcelona da iş başa düşünce kazandılar, hele Inter’in Kiev deplasmanındaki galibiyeti grubun gidişatı için bir mesaj niteliğindeydi, 85’te 1-0 mağlup olduklarını düşününce.


Kiev’in elde ettiği puanlar, Rubin’in aksine kadro kalitesinden kaynaklanıyordu. Forvette Ukrayna’nın şu andaki en iyi forveti Milevskiy ile birleşen Shevchenko. Orta sahanın ortasında defansif görevleri hayli yüksek olan Vukojevic ve Mykhalik, ki ikisi de top kullanma becerisine sahip. Defansta yine ayağına top uyan isimlerden Almeida ve Yussuf. Kanatlarda Magrao-Yarmolenko, beklerde eski orta sahalardan Eremenko ve Betao. Diano Kiev, bu kadroyu korumayı başardığı takdirde hem Shakhtar’ın hali hazırda çatırdamaya başlayan Güney Amerika egemenliğini bozar, hem de yakın bir gelecekte CL’de tur atlar.

Barcelona’ya çok fazla dokunmak istemiyorum. Ne kadar iyi bir takım olduğunu biliyoruz ve kimle oynarlarsa, ne kadar sertlik görürlerse görsünler, kendi iyi oldukları şeyleri yapmayı başarabiliyorlar, olmadı Messi Kiev maçındaki gibi ortaya giriyor ve oradan çözüyorlar işi. Ekstradan dayatılan kupalar sonucunda lige de, CL’ye de yavaş girdikleri ortada ama Inter galibiyeti bu turda onlar için referans alınacak maçtır.


Inter’in de alması gereken çok yol olduğunu ve Mourinho’nun elinde istediği gibi şekillendirebileceği bir kadro olmadığını düşünüyorum. Mücadele gücü, orta saha baskısı gibi öğeler Stankovic dışında pek yok. Forvette Milito, Eto’nun da verimini azaltan bir yavaşlıkta. Daha fazla Balotelli görmeliyiz gibime geliyor ama Mourinho ondan daha iyi bir bitirici olan Milito’yu tercih ediyor, orta sahasına uyumlu bir forvet hattı yaratmak için. Tahmin ediyorum ki, Mourinho bütün bilgisini ve hünerini Chelsea serisinde gösterecek ve geçemediği takdirde Inter’den ayrılacaktır. Çünkü bu kadronun günümüz temposuna uymak için değiştirmesi gereken çok parça var.

Looking for Eric

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Geçen gün FM10 çılgınlığını tecrübe ederken, futbol filmleri koyalım dedik bir yandan. Looking for Eric’le başladık, Damned United ile devam ettik. Bay A sağolsun, transfer borsasına Jet Fadıl girişi yaptı da Looking for Eric’i yarım yamalak da olsa izleyebildim. Normalde Ken Loach filmlerini uzaktan takip etmeye imtina ederim, “ulan Ken Loach yeni film çekmiş, indirip izlemek lazım” diyenlerden değilimdir. Filmlerini genelde çok sert ve yoğun bulurum, sinema değil de başka bir janrı besler gibi gelir. Bazen çok kör gözüne parmak, Mahsun Kırmızıgül bulurum, karakterler çölde dolaşan kutup hayvanı misali olmadık işlerle, arka arkaya karşılaşırlar. Daha gerçekçi senaryolar, ya da çıkarımlar üzerinden gittiği filmlerdeki dengesi ve tarzı ise bambaşkadır, onu özel yönetmenler arasına sokar. Dediğim gibi, özellikle son zamanlarda ve Cannes festivalinin de etkisiyle, sadece hedefe yönelik, fazla politik filmler yapıyordu Loach.

Loach’un en önemliği özelliği, sinema jargonunda “ordinary people” olarak yer alan, Türkçe’ye çevirdiğimizde sıradan insanlar diyerek sıradanlaştırdığımız kitleyi portrelemesi, alt metini onların üstüne bir güzel döşemesi ve basit konuları farklı açılardan göstermesidir. İnsan psikolojisini ve durumsal kaosları güzel yansıtır, alt metinle iyi ilişkilendirir. Eskiden tanıyormuş gibi konuştum ama bu böyle. Ken Loach’un filmini izleyen bir süre etkisinden çıkamaz. Ben aynı duyguyu yaşıyorum mesela şu anda, Eric Bishop’u atamıyorum kafamdan.

Filmin posterini aceto’da görmüştüm, onun yaklaşımı üzerine futbol temalı bir alt metinin geleceği belliydi. Daha doğrusu, Eric Cantona üzerinden giden bir kitle futbol filmi bekliyordum, Cantona müthiş bir malzemeydi böyle bir açı için ve üzerine de henüz film yapılmamıştı. Daha ne olsundu? Loach ise bana göre harika bir çalım atmış -Cantona daha iyisini atmıştır gerçi- ve Cantona’yı alt metin haline getirmiş. Maradona belgeselini izleyenler bilir, Kusturica da bu tip bir yol izlemiştir Maradona’yı anlatmak için. Onun hayatını, futbolunu ya da yaşam tarzını anlatmak ve övmek yerine, o hayatı Maradona ile bir süreliğine de olsa yaşamış, Maradona’nın hayatına girerek almıştır almak istediğini. Bu sefer, Eric Cantona, Eric Bishop’un hayatına giriyor ve onun üzerinden kendisini anlatıyor bizlere.

116 dakikalık filmin ilk çeyreğinde Eric Bishop’u tanıyoruz. Bu paragraf ve sonrasında kabaca spoiler bulunabilir, o sebeple izlememiş olanlar geçsin ama isteyenler de kalsın, öyle filmden alacağınız zevki azaltan bir cümle yazmayacağım. Eric Bishop tabiri caizse paspas olmuş, dibe vurmuş bir abimizdir. İlk karısıyla görüşmemektedir, ondan olan kızı henüz öğrenci olmasına rağmen annedir. İkinci karısı hapse girmiştir ve çıktıktan sonra da Eric’i aramamıştır; sonuçta Eric iki üvey oğlanla bir evde bulmuştur kendisini. Bu iki çocuk da ne birbirlerine, ne Eric’ e saygı göstermemektedirler, hatta büyük ve beyaz olan (kötü bir tabir oldu) bir gangsterin peşine takılmıştır, eve saçma emanetler ve arkadaşlar getirmektedir, Eric ne kadar uğraşsa da saydam bir cam gibi görülmemekte ve fakat bazen mecburen dikkate alınmaktadır. Bu durum onu intihar teşebbüsüne kadar götürür, tam bu sırada Cantona’nın hayaliyle karşılaşır ve burada Bishop’un geçmişini öğrenmeye başlarız.

Man Utd taraftarlığı, karısıyla tanışması gibi anılar kızının çocuğunu ona emanet etmesi ve bu işin yürümesi için ilk karısı Lily ile görüşmek zorunda kalması paralel ilerler. Eric traş olmaya, normal bir insan gibi takılmaya ve çocuklarına varlığını hissettirmeye başlamıştır Cantona ile beraber. Filme büyük üvey oğlanla dahil olan silah, boyutu iyice değiştirir ve Ken Loach’a özgü polis baskın sahnesi ve tek planlık silah konuşmasına vesile olur. Sonrası? Sonrası iyi işte. Orasını da anlatmayayım, kendi anladığımı yazayım.

Cantona’nın yeteneği ona ilgi getirmiştir. Ama Cantona, sevgiyi yaptıklarıyla yaratmıştır. Aslında futbol hayatı boyunca sahada ve saha dışında yaptıklarıyla, futbolcu olarak değil, Eric olarak taraftarın ve sevenlerinin hafızasına kazınmak istemiştir. Çoğu futbolcunun, Zidane’ın bile böyle bir derdi yoktu yaptıkları açıklamalara göre. Cantona ise hiç açıklama yapmadı. Bir şekilde anlatmak istediklerine kendini anlattığını, diğerlerine de zamanı gelince anlatacağını biliyordu. Bishop’a da film boyunca bunu anlatıyor ve farklı düzlemde de olsalar, aynı eksende hayatlarını döndürdüklerini, kilit noktalarda daha cesur olduğunu yansıtıyor. Film, hem Cantona’nın yaratıcı ruhu, hem de Loach’un açılımlı anlatım dili için çok iyi bir saha olmuş.

Filmde futbol görüntüleri de Bishop’un hayalgücüne takılanlarla sınırlı. İlginçtir, Cantona bunların büyük bir kısmını hatırlamıyor.

Incoming search terms for the article:

RG 2009 ve Federer’in zafer süreci

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Federer’in kariyerindeki tek eksik parça, herkesin dimağında değişmez bir yeri olan, o özel toprak kortta alınacak bir şampiyonluk kupası idi. Sonunda bunu başardı, her ne kadar kucağına düşmüş gibi olsa da. O kupayı kaldırırken ve bir yandan izleyenler olarak biz de “Nadal olsaydı…” ile başlayan yorumlar yaparken, kendi kendime sordum: Acaba çok mu şey istiyoruz Federer’den?

Öncelikle Nadal. Bu turnuvaya sakat sakat geldiğini, Madrid finalinde bu ufak gibi gözüken sakatlıkların çok sıkıntısını çektiğini biliyoruz. Bu sakatlıklar büyük oranda yıllardır süregelen uzun maçların, yorucu turnuva temposunun getirdiği ağırlıktandı, finalde Federer’e yenilince gündeme yerleşti ama aynı adam, yarı finalde Djokovic’i yenmek için dört saat kortta kalmış, iki çok yorucu tie-break kazanmıştı. Cumartesi oynanan bu yarı final maçının da dört saat sürdüğünü ve bu turnuvanın best of three oynandığını da belirtmek gerek. Sonuç olarak Nadal, normal şartlarda toprakta en fazla bir set vereceği Soderling’e elendi.


Nadal sakattı, yorgundu, Federer kadar hazır değildi ve Madrid’i kaybetti. Federer, yaklaşık iki buçuk senedir tüm konsantrasyonunu Fransa Açık şampiyonluğuna yoğunlaştırmış durumda ve bunun meyvesi kadar çürüğünü de yedi. 2007 Hamburg’da rakibinin 81 maçlık serisini bitirdiği maçtan sonra Fransa’da varlık gösterememiş, sonra bir düşüş dönemine girip sadece Roland Garros’ta değil, Avustralya Açık ve Wimbledon finallerinde de rakibine geçilip, bir numarayı kaptırmıştı.

Madrid, bu sezon Federer’in kazandığı ilk turnuva oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Avustralya’da ağladıktan sonra çok iyi bir rehabilitasyon dönemi geçirmiş, ufak tefek turnuvalarla kendini strese sokmadan doğru bir hazırlık yapmış. 2009 RG boyunca çok sert, ne yaptığını bilen, rakibini okuyarak oynayan, kısacası eski model bir Federer karşımızdaydı. Karşısındaki kimsenin oyunu dikte etmesine izin vermedi, mesela Haas karşısında geri düştüğünde çabuk toparlanıp hemen kendi oyununu adapte etti, Del Potro karşısında alçak toplarla fileye gelip, kısa toplarla rakibi koşturdu. Tekniği kısıtlı Soderling zaten kolay lokma idi, o aşamaya geldikten sonra. Bu sert görünüm, Federer’in sağlam bir Nadal karşısında kazanmasını sağlar mıydı? Büyük ihtimalle hayır. Federer uzun rallileri, rakibe göre oynamayı, stabil maçları sevmiyor ve Nadal karşısında da bunu değiştirmek zor. İnsanların “Federer’in backhand’i” muhabbetine bu kadar takılmasının sebebi de bu. Federer belki de dünyanın gördüğü en baba backhand’e sahip ama yine de Nadal’ın fizik gücüne ve oyun istikrarına karşı çok işe yaradığını söyleyemeyiz.


Nadal önümüzdeki çim sezonu için dizini hazırlayadursun, Federer en büyük emelini gerçekleştirdi ve artık tamamlamak istediği son bir hedef kaldı: Geçen sene, her ne kadar elinde olmayan sebeplerin payı olsa da, kendi çöplüğünde Nadal’a yenildi ve bu onu çok yaraladı. Neredeyse bir sezon süren bir toparlanma süreci geçirdi. Federer’in, kelimelerle tarif edilemeyecek kariyerini taçlandırmak için aklında böyle bir son olduğuna eminim. Ama bu, Fransa Açık şampiyonluğu gibi olmazsa olmaz değil. Önce Wimbledon’ı geri alıp, sezonu tamamlayabildiği kadar iyi tamamlayıp tekrar bir numarayı almak asıl hedefi olacaktır. Nadal sakatlıktan geri döndüğünde onun da hesapları olacak elbet. Çekişmenin geçen sezonki tadına tekrar ulaşması zor; ancak en azından iki tane daha baba maç izleriz.

Incoming search terms for the article:

Tenisçiler nasıl hazırlanır?

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Bir tenisçi, mental ve fiziksel açıdan ciddi anlamda hazır olmalıdır önemli bir turnuva öncesinde. Günlerce üst üste beş setlik maçlar, 4-5 saatlik mücadeleler, 20-30 vuruşluk rallilerin altından kalkmak için kusursuza yakın işleyen bir vücut şart.

Mental sertlik, doğuştan gelen bir özellik. Ne kadar turnuva oynasanız, antrenman yapsanız, psikolojik destek alsanız da kafaca belli bir yere kadar hazırlanabiliyorsunuz. Efsane tenisçilerle iyi tenisçiler arasındaki farkı yaratan da genelde mental unsur oluyor. Kimseye Nadal gibi bütün toplara koşmayı, Federer gibi 15-40 gerideyken kendi oyununu oynamayı, backhand slice ile lob atmayı öğretemezsiniz.

Fiziksel açıdan, olay biraz daha basit. Tenisçilerin neredeyse tamamı aynı yöntemleri kullanıyorlar. Birincisi, bol su içmek. Molalarda, antrenmanda, ısınırken, evde otururken, dışarıda takılırken sürekli su içiyorlar. Maçlarda suyu istemeye istemeye içtiklerine şahit olmuşsunuzdur. Bunun sebebi, içmek zorunda oldukları için içmeleri.


İkincil olarak, beslenme alışkanlıklarını sayabiliriz. Tenisçiler, tıpkı yüzücüler gibi, yoğun antrenman ve maç temposunu kaldırmak için bol miktarda protein, karbonhidrat ve su almak zorundalar. Suyu belli bir düzen içinde içtiklerinden bahsettik. Tenisçilerin tamamına yakını bir beslenme uzmanıyla çalışıyor ve düzenlerinin dışına çıkmıyorlar. Karbonhidrat ihtiyacınızı, büyük bir tabak makarna, bol mayonezli bir sandviç, büyük boy pizza gibi normal bir insanı doyurmaktan öteye gidecek menülerle karşılayabiliyorsunuz. Protein ihtiyacı ise maç içinde yenilen muz, çikolata, rengini görüp anlam veremediğimiz yoğunlaştırılmış enerji jelleri vasıtasıyla karşılanıyor. Bir tenisçinin, bir yüzücüden farkı, maçların daha uzun sürmesi ve oyunlar arasında oyuncuların oturup dinlendiği molaların bulunması. Bu sebeple protein deposu olan muz çok önemli. Diğer ihtiyaçlar da enerji jelleri ve içecekleri ile karşılanıyor.


Enerji içecekleri, bir tenisçinin menüsünün en önemli parçası. Gatorade, Powerade bizim de bildiğimiz, özellikle uzun süren müsabakalarda oyuncunun vücut ısısını kontrol altında tutan high-carb içecekler. Bunların bir de protein içerenleri var, Accelerade gibi. Bu tip içecekleri kullanırken vücudunuzu tanımanız çok önemli, zira fazla ya da erken kullanım metabolizmanızı alt-üst edebilir.


Bir saatin altında süren maçlarda enerji içecekleri tavsiye edilmiyor. Suyun yeterli olacağı söyleniyor. Çünkü enerji ihtiyacını karşılamış bir sporcunun vücudundaki karbonhidrat miktarı normal seviyededir. Tenisçiler de genelde ilk set sonrası renkli enerji içeceklerini çıkarır ve keyiflerine bakarlar. Büyük su şişesi içindeki içecekler de büyük oranla marka reklamından kaçmak için şişeye aktarılmış, bazen de tozlu karışımlar olarak şişelenmiştir.

Incoming search terms for the article:

Rooney Akıyor

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Rooney’den küçük bir gösteri, iyi sıyrılıyor lastiklerden. Pazar günü Sky’da başlayacak olan “Wayne Rooney’s Street Striker” programından bir video. Geçen sene yayınlanmış ve ilgi görünce bu sezon da yapıyorlar.

Bundesliga Premiere Lig’den Neden Daha Iyi ?

Kategori: Almanya Bundesliga, Arjantin Ligi, Bank Asya Birinci Lig, Basketbol, Brezilya Ligi, Danimarka Ligi, Dünya Kupası, Fransa Ligue 1, Futbol, Genel, Komik Futbol Videoları, Maç Özetleri, Turkcell Süper Lig, Türkiye Kupası, Voleybol, İngiltere Premier Ligi, İsveç Ligi, İtalya Seri A, Şampiyonlar Ligi yaziyi gonderen: admin

Looking for Eric

Kategori: Almanya Bundesliga, Almanya Bundesliga 2, Arjantin Ligi, Bank Asya Birinci Lig, Basketbol, Brezilya Ligi, Dünya Kupası, Futbol, Genel, Komik Futbol Videoları, Maç Özetleri, Turkcell Süper Lig, Uefa Avrupa Ligi, Video, Voleybol, İngiltere Premier Ligi, İspanya La Liga, İtalya Seri A, Şampiyonlar Ligi yaziyi gonderen: admin


Geçen gün FM10 çılgınlığını tecrübe ederken, futbol filmleri koyalım dedik bir yandan. Looking for Eric’le başladık, Damned United ile devam ettik. Bay A sağolsun, transfer borsasına Jet Fadıl girişi yaptı da Looking for Eric’i yarım yamalak da olsa izleyebildim. Normalde Ken Loach filmlerini uzaktan takip etmeye imtina ederim, “ulan Ken Loach yeni film çekmiş, indirip izlemek lazım” diyenlerden değilimdir. Filmlerini genelde çok sert ve yoğun bulurum, sinema değil de başka bir janrı besler gibi gelir. Bazen çok kör gözüne parmak, Mahsun Kırmızıgül bulurum, karakterler çölde dolaşan kutup hayvanı misali olmadık işlerle, arka arkaya karşılaşırlar. Daha gerçekçi senaryolar, ya da çıkarımlar üzerinden gittiği filmlerdeki dengesi ve tarzı ise bambaşkadır, onu özel yönetmenler arasına sokar. Dediğim gibi, özellikle son zamanlarda ve Cannes festivalinin de etkisiyle, sadece hedefe yönelik, fazla politik filmler yapıyordu Loach.

Loach’un en önemliği özelliği, sinema jargonunda “ordinary people” olarak yer alan, Türkçe’ye çevirdiğimizde sıradan insanlar diyerek sıradanlaştırdığımız kitleyi portrelemesi, alt metini onların üstüne bir güzel döşemesi ve basit konuları farklı açılardan göstermesidir. İnsan psikolojisini ve durumsal kaosları güzel yansıtır, alt metinle iyi ilişkilendirir. Eskiden tanıyormuş gibi konuştum ama bu böyle. Ken Loach’un filmini izleyen bir süre etkisinden çıkamaz. Ben aynı duyguyu yaşıyorum mesela şu anda, Eric Bishop’u atamıyorum kafamdan.

Filmin posterini aceto’da görmüştüm, onun yaklaşımı üzerine futbol temalı bir alt metinin geleceği belliydi. Daha doğrusu, Eric Cantona üzerinden giden bir kitle futbol filmi bekliyordum, Cantona müthiş bir malzemeydi böyle bir açı için ve üzerine de henüz film yapılmamıştı. Daha ne olsundu? Loach ise bana göre harika bir çalım atmış -Cantona daha iyisini atmıştır gerçi- ve Cantona’yı alt metin haline getirmiş. Maradona belgeselini izleyenler bilir, Kusturica da bu tip bir yol izlemiştir Maradona’yı anlatmak için. Onun hayatını, futbolunu ya da yaşam tarzını anlatmak ve övmek yerine, o hayatı Maradona ile bir süreliğine de olsa yaşamış, Maradona’nın hayatına girerek almıştır almak istediğini. Bu sefer, Eric Cantona, Eric Bishop’un hayatına giriyor ve onun üzerinden kendisini anlatıyor bizlere.

116 dakikalık filmin ilk çeyreğinde Eric Bishop’u tanıyoruz. Bu paragraf ve sonrasında kabaca spoiler bulunabilir, o sebeple izlememiş olanlar geçsin ama isteyenler de kalsın, öyle filmden alacağınız zevki azaltan bir cümle yazmayacağım. Eric Bishop tabiri caizse paspas olmuş, dibe vurmuş bir abimizdir. İlk karısıyla görüşmemektedir, ondan olan kızı henüz öğrenci olmasına rağmen annedir. İkinci karısı hapse girmiştir ve çıktıktan sonra da Eric’i aramamıştır; sonuçta Eric iki üvey oğlanla bir evde bulmuştur kendisini. Bu iki çocuk da ne birbirlerine, ne Eric’ e saygı göstermemektedirler, hatta büyük ve beyaz olan (kötü bir tabir oldu) bir gangsterin peşine takılmıştır, eve saçma emanetler ve arkadaşlar getirmektedir, Eric ne kadar uğraşsa da saydam bir cam gibi görülmemekte ve fakat bazen mecburen dikkate alınmaktadır. Bu durum onu intihar teşebbüsüne kadar götürür, tam bu sırada Cantona’nın hayaliyle karşılaşır ve burada Bishop’un geçmişini öğrenmeye başlarız.

Man Utd taraftarlığı, karısıyla tanışması gibi anılar kızının çocuğunu ona emanet etmesi ve bu işin yürümesi için ilk karısı Lily ile görüşmek zorunda kalması paralel ilerler. Eric traş olmaya, normal bir insan gibi takılmaya ve çocuklarına varlığını hissettirmeye başlamıştır Cantona ile beraber. Filme büyük üvey oğlanla dahil olan silah, boyutu iyice değiştirir ve Ken Loach’a özgü polis baskın sahnesi ve tek planlık silah konuşmasına vesile olur. Sonrası? Sonrası iyi işte. Orasını da anlatmayayım, kendi anladığımı yazayım.

Cantona’nın yeteneği ona ilgi getirmiştir. Ama Cantona, sevgiyi yaptıklarıyla yaratmıştır. Aslında futbol hayatı boyunca sahada ve saha dışında yaptıklarıyla, futbolcu olarak değil, Eric olarak taraftarın ve sevenlerinin hafızasına kazınmak istemiştir. Çoğu futbolcunun, Zidane’ın bile böyle bir derdi yoktu yaptıkları açıklamalara göre. Cantona ise hiç açıklama yapmadı. Bir şekilde anlatmak istediklerine kendini anlattığını, diğerlerine de zamanı gelince anlatacağını biliyordu. Bishop’a da film boyunca bunu anlatıyor ve farklı düzlemde de olsalar, aynı eksende hayatlarını döndürdüklerini, kilit noktalarda daha cesur olduğunu yansıtıyor. Film, hem Cantona’nın yaratıcı ruhu, hem de Loach’un açılımlı anlatım dili için çok iyi bir saha olmuş.

Filmde futbol görüntüleri de Bishop’un hayalgücüne takılanlarla sınırlı. İlginçtir, Cantona bunların büyük bir kısmını hatırlamıyor.

Google Maç Yayını
TURKCELL SÜPER LİG'İN TÜM YAYIN HAKLARI (DİGİTURK) DIGITAL PLATFORM ILETIŞIM HİZMETLERİ A.Ş YE AİTTİR,
BU SİTE DE LİGTV YAYINI  VEYA BAŞKA BİR KURULUŞUN YAYINLARI YAPILMAMAKTADIR. SADECE BİLGİ PAYLAŞIMI YAPILMAKTADIR.
BURADAKİ TÜM BİLGİLER (YAZILAR, RESİMLER) KAYNAK GÖSTERİLEREK YAYINLANMAKTADIR.