Günün geyiği

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


- Aslında Korhan Abay’a draft’ı sundurucaksın hacı!

Korhan Abay, doğaçlama üç dilde (Türkçe, Fransızca, İngilizce), önceden hazırlık yapmak şartıyla da sekiz dilde (İtalyanca, Rusça, İspanyolca, İsveççe, Almanca) sunuculuk yapabilen Türkiye’nin tek sanatçısı olduğu gibi, dünyadaki az sayıda isim arasındadır. İstanbul’da yaşamaktadır.

kaynak: vikipedi
fotoşoplama: çağlar yıldız

Shaq 33′e döndü

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Shaq, 1992 yazında Orlando Magic tarafından draft edilmeden önce, kolej ve lise kariyerinde 33 numaralı formayı giymişti. Ancak o seçildiği sırada kadroda bulunan veteran Terry Catledge 33 numaranın sahibi olduğu için, 32 numarayı almak durumunda kalmıştı (Rubio’nun kaprislerini düşünüyorum da, şimdi olsa hemen takas ederler numara sahibini).

Kariyerine 32 numarayla başlayan Shaq, Magic’in ardından Miami Heat ve Phoenix Suns’ta da aynı numarayla oynamaya devam etti, (edit) Lakers’ta aynı numara tavanda olduğundan 34′e geçti. Cavaliers’a takasını içten içe bekleyen ancak twitter vasıtasıyla şaşırdığını söyleyen Shaq, draft sırasında yapılan bir telefon bağlantısında “kariyerinin, sadece kazanmaya odaklı olduğu bir noktasında” olduğunu söyledi. Kobe Bryant, Dwyane Wade, Penny Hardaway, Karl Malone gibi efsane oyuncularla takım arkadaşı olmuştu ama bu yıldızlardan hiçbiri, Shaq’la oynamaya başladıkları zaman takımları için ondan daha önemli değillerdi.

Lebron’un pohpohlanmaya ihtiyacı yok. Shaq daha ziyade bu tecrübenin kendisi için önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyor eylemleriyle. En üstteki fotoğrafı twitter sayfasına koymuş mesela, tam kendi tarzı bir espri. Bir de yine twitter’da “rakamlarım/istatistiklerim emekli olmak için çok az, üç yıl daha oynarım” gibilerden bir mesaj atmış. 37 yaşında, hatırlatalım.

Takas için hazırladığı klibe de birşey diyemiyorum. Nutkum tutuldu.

Shaq ft. Akon – Over the Edge

Deliksiz

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Hikayeyi mark paylaştı. Tembellik yapmış, sizle paylaşmamış. Kevin Arnovitz’in kaleminden aktarıyorum.

Celtics yedeklerinden Giddens için iyi bir dış şutör denemez. Zaten kariyeri boyunca sahada kaldığı 54 dakika boyunca da, sadece tek bir üç sayı denemesi var. Ama ligde ikinci yılını geçiren skorer gard kendini geliştirmeye çalışıyor, tabi takım arkadaşı efsane şutör Ray Allen da bu arada ona takılmayı ihmal etmiyor.

Chicago maçından önce, bu sabah United Center’da şut antremanı yaparken Giddens, Ray Allen geldi ve bench’in hemen arkasında oturup onu izlemeye başladı. Giddens, doğuştan bir şutör değil, şutunu çıkarırkenbiraz arkaya düşüyor ama bu sabah düzgün atıyordu. Allen’ın önünde 3 tane üstüste üçlük soktu.

Ama bu Allen için yeterli değildi.

“Çembere değdirdin.” dedi Allen, Giddens üçüncüyü soktuktan sonra. Giddens dönüp Allen’a baktı. Bozulmamıştı, daha çok babasını memnun etmeye çalışan istekli bir çocuk gibi bakıyordu.

Allen gülerek, “Şutun çembere değiyorsa, ne biçim bir şutörsün sen?” dedi.

Sonra kenarda oturduğu rahat koltuktan kalktı ve 25 feet’ten şutunu attı. 14 yıllık kariyeri boyunca 2000′den fazla üç sayı isabeti bulunan Allen’ın şutu deliksiz girdi. Sakin bir şekilde yerine geri döndü, Giddens da çalışmaya devam etti.

50 Cent Gençlerbirliği

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Brandon Jennings renkli herif. Genelde draft gecesi çaylaklarda gördüğümüz, dersleri en önde takip eden, saygılı, kız verilecek imajla zerre alakası yok. Daha çok gangsta dedikleri tiplere benzeyen, çenesi düşük bir fırlama. Daha önce bir workout sonrası Rubio’nun overrated olduğunu söyleyip, mesaiye erken girmişti. Sonra draft’taki bombası geldi, 10. sıradan Milwaukee onu seçtiğinde, Jennings’in MSG’da olmadığı söylendi. Paşa, garanti alamadığı için gelmemişti. Seçildikten sonra apar topar geldi ve 3-4 sıra gecikmeli de olsa şapkasını takıp, röportajını verdi. Gördüğünüz gibi biraz mallık var. IRsi olabilir, keza Jennings, potansiyeli yüksek olarak gösterilmesine rağmen kolej kariyeri sırasında bir hırsızlık olayına karışan ve lige geldiğinden beri top oynamayan Marcus Williams’ın kuzeni. Ayrıvca jennings’in liseden sonra kolej yerine Avrupa’ya gelmesinin asılk sebebi, Arizona’ya girebilmesi için gereken sınavı defalarca verememesi. Kendi dediği gibi bir tercih meselesi değil yani tam olarak.

Mallıkların gerisi de gelir derken, bir insider daha geldi Jennings hakkında. Jennings, NY’lu rap’çi Joe Budden ile (ne ara oldular bilmiyorum, bu adamların kankalık evresi oldukça hızlı, Hakan Altun ve Beşiktaş’lı futbolcular gibi diyelim.) takılıyor. Budden’ın da, bu aralar ABD’deki birçok ünlünün olduğu gibi, online video, mesajlaşma, twitter vs merağı var. Draft’tan sonra bu stream’lerden birinde, Jennings’le olan telefon konuşması yayınlanmış, tabi kısa bir süre sonra internetten kaldırılmış video ama konuşmanın dökümü var. Aşağıya paste ediyorum, 468 kez “n word” lafı geçen konuşmayı.

Milwaukee’de geçireceği gelecek sezon için…

Budden: You better worry about Ramon Sessions, diggin’ in your a**, pause.
Jennings: He’s not going to be here. [inaudible] That money is going to Charlie.
Budden: N****, Ramon Sessions is gonna be there.
Jennings: I doubt it.
Budden: They ain’t go no other guards.
Jennings: Ridnour.
Budden: N****, get that bum-a** n**** outta here.
Jennings: He’s going to be a backup.
Budden: To who?
Jennings: To who? Who else n****?

Draft gecesi için…

Budden: Who was hatin’ on you?
Jennings: Jay Bilas.
Budden: What happened? You ran in the draft late or some dumb s*** like a loser?
Jennings: No, I was at the hotel. This is what happened right. My agent is like “Well, we ain’t hear nothing .We ain’t have no guarantee.” So we makin’ phone calls and s*** and n***** is saying like “The workouts is great and everything and he’s the best point guard but we don’t know yet, we just don’t know.”
Budden: They didn’t say that about Rick Rubio, number one, and number two they didn’t say you the best point guard. They said your jump shot is shaky, you got some potential, but your work ethic is bull****. You averaged 3 points.
Jennings: You’re a liar. I know you’re lying now.
Budden: I’m just telling you what they said.
Jennings: That ain’t nothing but a college person.
Budden: Just tell me what happened. You end up running in the draft? I tunred it off after that. Jennings: No, n****, I came out there and made my appearance n**** and I had the best appearance out of all them n******. And I was the best dressed, they said, by the way. I was the best dressed.

Gelecek sezon ilk 5 olup, olmayacağı hakkında…

Budden: You think you gonna start for real though?
Jennings: I don’t know, actually, I really don’t know.
Budden: I heard that n**** Scott Skiles is an a**h***.
Jennings: That n**** tough, that n**** tough though. There must be a reason he liked me. There must be a reason.

Rubio ve Knicks hakkında…

Budden: Let me know when Minnesota get there. So I can watch Rubio light your f****** a** up. I never seen a n**** hate on Rubio so much.
Jennings: [inaudible]
Budden: You know what’s funny? You’re the only guard in the draft talking s*** about Rubio.
Jennings: The other n***** are scared.
Budden: What are you going to do when Rubio comes to the Knicks?
Jennings: Rubio is not coming, they are not giving up Rubio. You got Jordan Hill, you happy with that?
Budden: I don’t really know enough about Jordan Hill to be happy … I’m happy with Toney Douglas.
Jennings: I know they were booing this n****.
Budden: What does that mean? They boo everybody n****.
Jennings: If it was Stpehen Curry, them n***** would’ve went crazy in there.
Budden: Shut the f*** up, you don’t even know nothing about New York basketball.
Jennings: F*** the Knicks, them n***** skipped out on me.
Budden: Oh man, you feel to the Knicks like I do about Jay-Z? [Laughs] Yo, the Knicks is your Jay-Z?
Jennings: F*** the Knicks, them n***** is always going to be weak.
Budden: This is where I f****** hang up on your f****** ass for talking stupid.
Jennings: Duhon ain’t gonna get it done.

Tabi bu kayıtın Jennings’e ait olup olmadığı kesin değil, yalanlama gelir muhtemelen. Ya da Batuhan Karadeniz gibi havuzda bir röportaj verir gülerek, önüne geçemedik o olayın diye kıkırdar. Herkese hayırlı olsun, NBA bir dallama daha kazandı.

UEFA’nın Mourinho ile Alıp Veremediği

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Federasyonlar, FIFA, UEFA, vs. genelde sevmez Mourinho’yu. Çok da garip değil sürekli sivri açıklamar yapan, herhangi bir çarpıklığı görünce çat diye söyleyen bir adama karşı duyulan garez. Ancak bugünkü kura çekiminden sonra aklıma başka bir şey geldi. Acaba diyorum bu nahoş ikili ilişkiler kura çekimlerine yansıyor mu? Yoksa yalnızca tesadüf mü?

Tesadüf olan nedir, ondan bahsedelim. Bu sırada da geçmiş zamanda ufak bir Şampiyonlar Ligi yolculuğuna çıkacağız. 2003-2004 sezonu. Porto’nun mucize yaratıp şampiyon olduğu sezon. İlk turda eşleşilen takım Manchester United. Devamı çok da önemli değil aslında ama Lyon geliyor akabinde. Daha sonra Milan olması gerekirken Deportivo ve Arsenal/Real Madrid’den biri olması gerekirken Monaco. Ama dediğim gibi çeyrek finalden sonraları çok önemli değil keza güçlü bir takım çıkması zaten anormal bir durum değil. Burda Porto’ya kıyak yapıldı Deportivo, Monaco geldi de diyemeyiz, çünkü sürprizi bol bir seneydi ve baba takımların hepsi erken elendi. Değinmek istediğim nokta 2. turdaki Manchester eşleşmesi.

Geçelim bir sonraki sezona. Mourinho artık Chelsea’de, şampiyonluğun güçlü bir favorisi. Çektiği takımlar ise korkunç. 2. tur eşleşmesi Barcelona. Şampiyonluğa giden yolun devamı Bayern, Liverpool, Milan. 3. aşamada takılıyor hâliyle, Liverpool kahraman oluyor.

2005-2006 sezonunda grupların hemen sonrasında çekilen kura yine Barcelona. Tesadüf mü, yoksa Anders Frisk olayının bunda etkisi var mı?

2006-2007 sezonu tek ufak istisnamızı oluşturuyor. Porto geliyor ikinci turda, nispeten kolay bir eşleşme. Devamında Inter’i eleyen Valencia ve sonra yine Liverpool.

2007-2008 sezonunda Moskova’ya giden yol kolaydı. Olympiakos, Fenerbahçe, Liverpool (evet yine). Fenerbahçe süpriz yaptı desek, elediği takım Sevilla ki Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Chelsea havada kapar. Ama bir dakika, Mourinho yoktu o sezon. Son yıllardaki en kolay Chelsea kurası Mourinho’nun olmadığı sezona denk geliyor.

2008-2009 sezonunda Mourinho Inter’e geçiyor ama kuralarda değişen bir şey yok. 2. turda çekilen takım Manchester United.

Ve 2009-2010 sezonu. 2. turdaki rakip Chelsea. Ha grup birincisi olsun, kolay takımı çeksin diyebilirsiniz, ama gruplar da pek birinciliğe müsade etmiyor. Mourinho’nun geçmiş gruplarında Barcelona’lar Liverpool’lar eksik olmazdı. Zaten Barcelona ve Liverpool olayları ayrı yazı konusu. Ayrıca 2. de olsa, insana bir kere bile kolay bir takım çıkmaz mı? 2 kez Manchester, 2 kez Barcelona, 1 Porto, 1 Chelsea biraz fazla değil mi?

Komplo teorisi gibi algılanmasın, dikkatimi çekti sadece. Daha önce de Ozan’la konuştuğumuz bir hadiseydi, şimdi üstüne Chelsea eşleşmesi gelince içimde tutamadım daha fazla.

Road to Angola

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Afrika Uluslar Kupası bu sene felaketle başladı. Togo milli takımının başına gelen hadiseden sonra çatlak sesler yeniden başladı. Özellikle İngiltere’den, her kupa döneminde gelen “bu dönemde olmasa” sesleri son olaydan sonra “kupa iptal edilsin”e döndü. Copa America veya Avrupa şampiyonası gibi sezon sonlarında değil de sezonun tam ortasında yapılması her zaman tartışılan bir konuydu.
Cetvelle çizilen sınırları olan bir ülkenin (ve kıtanın) içindeki çatışmalara kıçını dönmekte sakınca görmeyen politikacıları seçenler de bu ağlak teknik direktörler, o kıtanın ücra köşelerinden Fransa’ya, Belçika’ya kaçak getirilip bir kaç sene sonra fahiş fiyatlarla bu gençleri alanlar da bu timsahlar.

Avrupalıların ikiyüzlülüğü ile ilgili yazılacak çok şey var ancak benim dikkatimi çeken başka bir şey var. Saldırıdan sonra organizasyon komitesi üyesi “tüm takımlarının ulaşımının otobüs dışında bir ulaşımla yapılması gerekliliği”nden bahsetti. “Otobüs dışında”nın anlamı, uçakla olmalı. Kural çok açık olmamakla birlikte Aristo’nun hala kızının bile mantık yürütebileceği şekilde yazılmış.
Confédération Africaine de Football
Regulations of the Orange Africa Cup of Nations ANGOLA 2010

Chapter 8 – Article 16

16.2. The host association is entitled to play its match in the capital of its country or in another city. In this latter case, the transportation expenses (round trip) of the visiting team from the capital to the city designated for the match will be borne by the host association.
16.3. If the distance between the capital and the venue of the match is superior to 200 Km, the host association shall provide the visitors with an air-plane transportation to the venue of the match and back. If this is not possible,  and provided both teams agree, the match shall be played in the capital city.
Bu bölümler organizasyon aşamasında, kupayı düzenleyen federasyonun, maçları ya başkentte veya başkent dışında bir şehirde yapabileceğine dair kural ile eğer başkent dışı bir şehir ise ve mesafe 200 km. ve üzerindeyse ulaşımın havayolu ile yapılması gerekliliğine dair kural. Bunun dışında, asıl açıklayıcı kural ise;
Reception Condition
The following minimum conditions of reception should be strictly respected:
30.1. Reception at the airport: A Committee formed of the officials of the host association must be at the airport to meet the visiting delegation and must provide all facilities for the entry formalities in the country. One official of the host association, who speaks the language of the visiting
delegation, will be at the disposal of the visiting delegation and will act
as liaison officer between the two associations.
30.2. Transport Facilities: One bus for the players and one car for the officials will be put at the disposal of the visiting delegation from the time of their arrival to that of their departure. Any additional vehicles are subject to an agreement between the two associations.
30.6. Seeing the visiting team off: Officials of the host association shall see the
visiting delegation off at the airport and shall facilitate all formalities for departure.
Okuduklarımızdan ne anladık; katılımcı ülkelerin ekiplerini “havaalanında” karşılayan (ve uğurlayan) bir komite var. Komite, gelen ekibin ülkeye girişinde yardım sağlıyor. Bu komiteden, gelen ekibin dilini konuşan bir arkadaş da hazır bulunmalı. 30.2 maddesini de, 30.1 maddesinde geçen “delegation” lafına takılıp “ama bu madde takımdan bahsetmiyor” karışıklığına yol açmasın diye ekledim.
Article 29 ise diyor ki;

The visiting association shall assume the travel expenses of its delegation. The host association shall assume the local transportation of the visiting team, its accommodation according to the above article 20 during three days before the match and two days after, at the most. In this case, the host Association shall keep the gate receipts of the match.
Togo milli takımı Angola’ya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti (eski adıyla Zaire) üzerinden giriyor. Hazırlık dönemini K.D.R’de geçirip Angola’nın kuzeyinden otobüsle ülkeye giriş yapan takım, kuzey bölgede saldırıya uğruyor. Togo futbol federasyonunun, Angola’nın veya herhangi bir Afrika ülkesinin yaşadığı iç savaş veya karışıklıktan haberi olmadığını düşünmüyorum. Bu konuları biz bile oturduğumuz yerden öğrenebiliyorken üstelik. Ancak Afrika’da  hava taşımacılığının, alışık olduğumuzdan daha farklı olduğunu da eklemek lazım. Bir önceki Afrika kupası zamanı, tesadüfen orada bulunan, Türkiye’nin en küçük havayolu şirketlerinden birinin uçağının, Kamerun milli futbol takımını Gana’ya götürüp getirdiğini söylersem konu hakkında bir fikir oluşturur sanıyorum. Üstelik Togo federasyonunun başına bundan 1 yıl kadar önce gelen felaketi de eklersek karayolunu neden tercih ettiklerini anlayabiliriz. Olaya tek taraflı, hatta İngiliz veya Fransız taraflı bakmadan yaklaşacak olursak, bu kupanın, halihazırda çok da önemsenmeyen bir kıta olan Afrika kıtasının gururu olduğunu eklemek gerek. İptal edilmesi yerine ertelenmesi (2011′e mesela) veya başka bir ülkeye alınması (Angola’nın yaşadığı iç karışıklıkta terörist grubun ekmeğine yağ sürmek olur bu) düşünülebilir. Süreç, Togo ve diğer federasyonların vereceği karara bağlı şimdilik.
Organizasyon ile ilgili tüm kuralları Bu adresten indirip okuyabilirsiniz.

Incoming search terms for the article:

Looking for Eric

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Geçen gün FM10 çılgınlığını tecrübe ederken, futbol filmleri koyalım dedik bir yandan. Looking for Eric’le başladık, Damned United ile devam ettik. Bay A sağolsun, transfer borsasına Jet Fadıl girişi yaptı da Looking for Eric’i yarım yamalak da olsa izleyebildim. Normalde Ken Loach filmlerini uzaktan takip etmeye imtina ederim, “ulan Ken Loach yeni film çekmiş, indirip izlemek lazım” diyenlerden değilimdir. Filmlerini genelde çok sert ve yoğun bulurum, sinema değil de başka bir janrı besler gibi gelir. Bazen çok kör gözüne parmak, Mahsun Kırmızıgül bulurum, karakterler çölde dolaşan kutup hayvanı misali olmadık işlerle, arka arkaya karşılaşırlar. Daha gerçekçi senaryolar, ya da çıkarımlar üzerinden gittiği filmlerdeki dengesi ve tarzı ise bambaşkadır, onu özel yönetmenler arasına sokar. Dediğim gibi, özellikle son zamanlarda ve Cannes festivalinin de etkisiyle, sadece hedefe yönelik, fazla politik filmler yapıyordu Loach.

Loach’un en önemliği özelliği, sinema jargonunda “ordinary people” olarak yer alan, Türkçe’ye çevirdiğimizde sıradan insanlar diyerek sıradanlaştırdığımız kitleyi portrelemesi, alt metini onların üstüne bir güzel döşemesi ve basit konuları farklı açılardan göstermesidir. İnsan psikolojisini ve durumsal kaosları güzel yansıtır, alt metinle iyi ilişkilendirir. Eskiden tanıyormuş gibi konuştum ama bu böyle. Ken Loach’un filmini izleyen bir süre etkisinden çıkamaz. Ben aynı duyguyu yaşıyorum mesela şu anda, Eric Bishop’u atamıyorum kafamdan.

Filmin posterini aceto’da görmüştüm, onun yaklaşımı üzerine futbol temalı bir alt metinin geleceği belliydi. Daha doğrusu, Eric Cantona üzerinden giden bir kitle futbol filmi bekliyordum, Cantona müthiş bir malzemeydi böyle bir açı için ve üzerine de henüz film yapılmamıştı. Daha ne olsundu? Loach ise bana göre harika bir çalım atmış -Cantona daha iyisini atmıştır gerçi- ve Cantona’yı alt metin haline getirmiş. Maradona belgeselini izleyenler bilir, Kusturica da bu tip bir yol izlemiştir Maradona’yı anlatmak için. Onun hayatını, futbolunu ya da yaşam tarzını anlatmak ve övmek yerine, o hayatı Maradona ile bir süreliğine de olsa yaşamış, Maradona’nın hayatına girerek almıştır almak istediğini. Bu sefer, Eric Cantona, Eric Bishop’un hayatına giriyor ve onun üzerinden kendisini anlatıyor bizlere.

116 dakikalık filmin ilk çeyreğinde Eric Bishop’u tanıyoruz. Bu paragraf ve sonrasında kabaca spoiler bulunabilir, o sebeple izlememiş olanlar geçsin ama isteyenler de kalsın, öyle filmden alacağınız zevki azaltan bir cümle yazmayacağım. Eric Bishop tabiri caizse paspas olmuş, dibe vurmuş bir abimizdir. İlk karısıyla görüşmemektedir, ondan olan kızı henüz öğrenci olmasına rağmen annedir. İkinci karısı hapse girmiştir ve çıktıktan sonra da Eric’i aramamıştır; sonuçta Eric iki üvey oğlanla bir evde bulmuştur kendisini. Bu iki çocuk da ne birbirlerine, ne Eric’ e saygı göstermemektedirler, hatta büyük ve beyaz olan (kötü bir tabir oldu) bir gangsterin peşine takılmıştır, eve saçma emanetler ve arkadaşlar getirmektedir, Eric ne kadar uğraşsa da saydam bir cam gibi görülmemekte ve fakat bazen mecburen dikkate alınmaktadır. Bu durum onu intihar teşebbüsüne kadar götürür, tam bu sırada Cantona’nın hayaliyle karşılaşır ve burada Bishop’un geçmişini öğrenmeye başlarız.

Man Utd taraftarlığı, karısıyla tanışması gibi anılar kızının çocuğunu ona emanet etmesi ve bu işin yürümesi için ilk karısı Lily ile görüşmek zorunda kalması paralel ilerler. Eric traş olmaya, normal bir insan gibi takılmaya ve çocuklarına varlığını hissettirmeye başlamıştır Cantona ile beraber. Filme büyük üvey oğlanla dahil olan silah, boyutu iyice değiştirir ve Ken Loach’a özgü polis baskın sahnesi ve tek planlık silah konuşmasına vesile olur. Sonrası? Sonrası iyi işte. Orasını da anlatmayayım, kendi anladığımı yazayım.

Cantona’nın yeteneği ona ilgi getirmiştir. Ama Cantona, sevgiyi yaptıklarıyla yaratmıştır. Aslında futbol hayatı boyunca sahada ve saha dışında yaptıklarıyla, futbolcu olarak değil, Eric olarak taraftarın ve sevenlerinin hafızasına kazınmak istemiştir. Çoğu futbolcunun, Zidane’ın bile böyle bir derdi yoktu yaptıkları açıklamalara göre. Cantona ise hiç açıklama yapmadı. Bir şekilde anlatmak istediklerine kendini anlattığını, diğerlerine de zamanı gelince anlatacağını biliyordu. Bishop’a da film boyunca bunu anlatıyor ve farklı düzlemde de olsalar, aynı eksende hayatlarını döndürdüklerini, kilit noktalarda daha cesur olduğunu yansıtıyor. Film, hem Cantona’nın yaratıcı ruhu, hem de Loach’un açılımlı anlatım dili için çok iyi bir saha olmuş.

Filmde futbol görüntüleri de Bishop’un hayalgücüne takılanlarla sınırlı. İlginçtir, Cantona bunların büyük bir kısmını hatırlamıyor.

Incoming search terms for the article:

Napoli & 101

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
NSB Martos Napoli, şu an Serie A’nın en kıvranan takımı kuşkusuz. Bizim Te-Be-Fe, utana sıkıla verdiği cezaları geri alıp, puanları iadeli taahhütlü silerken, futbol takımlarının devlete borçları deniz seviyesinde, sabit sıcaklıkta buharlaşırken, İtalyanlar vergi borcunu geç ödeyen Napoli’nin gözünün yaşına bakmadı ve 8 puanını sildi. “Puanını” demek aslında doğru mu, pek değil, zira bu güney takımının geride kalan 13 haftada henüz galibiyeti yok. Olacak gibi de gözükmüyor. Sezon boyunca değişik oyuncular denediler, getirdiler, gönderdiler, bir işe yaramadı. Bunların arasında Damon Jones, Travis Best, Robert “Tractor” Traylor gibi eski NBA oyuncuları da var.

Buraya kadar sıradışı bir durum yok elbet, herhangi bir takım sporunun herhangi bir liginde mutlaka bir sonuncu da olacaktır. Sıradışı olan Napoli’nin iki haftadır aldığı sonuçlar. Önce geçen hafta fena bir skor aldılar evlerinde, Palabarbuto’da. Biella‘ya 70 sayı farkla, 124-54 yenildiler. Bu haftaysa deplasmanda, Lottomatica Roma‘ya 138-37 kaybettiler, tam 101 farkla. Maçı gözünüzde daha iyi canlandırmanız için bazı rakamlar yardımcı olabilir. Napoli maç boyunca 61 şut denemiş, Roma ise 63 basket atmış. Yani kabaca, Napoli attığı bütün şutları sokmuş olsa idi bile, maçı kaybedecekti. Napoli’nin 17 ribaundu var maçta ki, Roma’nın sadece hücum ribaundu sayısına nerdeyse eşit.

Nasıl oldu peki bu? 2 hafta önce Teramo‘daki 11. mağlubiyetten sonra Christmas tatiliyle beraber yukarıda bahsettiğim 3 NBA dinazorunun yanında, Bonora ve Skele gibi kendi ülkelerinde milli olmuş oyuncular takımdan ayrıldı. 0-11′lik bir sezon sponsorların iştahını kaçırmıştı ve ödemeler de aksamaya başladı, mali sorunlar başladı, vergiler ve maaşlar ödenemedi. Yabancı gelen bir durum değil. 2 oyuncu dışında U19 takımıyla oynamaya başladılar.

Yakın bir zamana kadar Napoli, bir Euroleague şehriydi. Yazıya konu olan takım aslında Rieti. Lazio bölgesinde, 1980′de Koraç Kupası’nı kazanmış bir takım. Bu yaz Rieti’den Napoli’ye taşıdılar takımı, görüldüğü üzere iyi gitmiyor işler yeni şehirlerinde. Fenerbahçe‘yle aynı grupta Euroleague oynayan şehrin asıl takımı Basket Napoli ise, futbolun çok açık arayla birinci spor olduğu bu kült şehirde, para meseleleri yüzünden küme düşürüldü ve en alt ligden tekrar başladı.

Napoli’nin büyükleri elbette bu işe bir el atacaktır, bir Türk mantığıyla ancak böyle bağlayabilirim. Ligin bitmesine çok uzun süre var, diğer takımlar Roma ve Biella kadar 18 yaşında çocuklara rekor fark atmaya meraklı olurlar mı bilmiyorum ama bu işin böyle gitmemesi gerektiği de ortada. Fark konusunda rakiplerin tutumu muhabbetine hiç girmeyeceğim, herkesin farklı spor disiplini ve terbiyesi vardır, zevk & renk işidir nihayetinde ama dediğim gibi hali ortada olan bu çocuklara karşı da böyle skorlara abanmak, 31 çekmekten başka birşey değildir.

Bu arada bütün bu olan-bitenin arasından bir Damon Jones çıkması da beni hiç şaşırtmadı, söylemesem olmaz.

Henin for President

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Dementieva-Henin maçı beklentileri fazlasıyla karşıladı diyebiliriz sanırım. Dementieva hakkında söyleyecek fazla bir şeyim yok. Her zamanki oyununu oynadı, ve her zamanki gibi kritik anlarda sinirlerine yeterince hakim olmadı. Bu kez çok fazla absürd çift hata yapmadı belki, ama özellikle ikinci setin ortalarından itibaren her yaptığı hatada kendine ya da bir şeylere kızarak zaten birçok alanda tüm diğer tenisçilere karşı üstünlüğü olan Henin’in bir de mental üstünlük elde etmesine vesile oldu. Yine de oynadığı oyunla, şansının biraz daha yaver gittiği bir Grand Slam’i kazanabileceği umudunu vermeye devam etti.

Tabi asıl konumuz Henin olmalı bugün. Kaldığı yerden devam ediyor diyeceğim, ama tam olarak devam etmiyor aslında. Bayan tenisinde çok fazla görmediğimiz file önü oyununu eskisinden faha fazla kullanıyor mesela. Backhand’lerinde de eskisi gibi agresif değil. Yakaladı mı öldürüyor yine ama Steffi Graf tarzı slice’larla da baya bela oldu Dementieva’nın başına. Maç final setine gitseydi, o set de muhtemelen uzun süreceği için fiziksel durumuyla ilgili daha çok fikir sahibi olabilirdik. Eğer bu konuda bir problemi yoksa, dünya 1 numarasıyken bıraktığı yerden oyun kalitesi anlamında daha geride değil. Hatta dediğim gibi daha çok vuruş çeşidi kullanıyor ve şu an olmasa da sezon sonuna doğru eskisinden daha iyi bir duruma gelmesi mümkün.

Burada hepimizin merak ettiği şey belli. Clijsters’ın yaptığını yapabilecek mi? Venus’ü çok bir tehdit olarak görmüyorum artık. Oyun ritmini çok çabuk kaybediyor ve basit hatalara başlıyor. Clijsters, Henin, Wozniacki, Dementieva gibi kortun her tarafına yetişebilen tenisçilere karşı başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Bu durumda, çok büyük sürprizleri hesaba katmadan bir değerlendirme yaptığımızda elimizde dört adet şampiyonluk adayı kalıyor. Henin, Clijsters, Serena ve Safina.

Serena tüm diğer favorilerden arındırılmış bir yol izleyecek finale kadar. Zvonareva, Ivanovic, Azarenka, Wozniacki ve Venus için de Serena’nın takılması durumunda ciddi bir final şansı anlamına geliyor bu. Normal şartlarda finalin ilk ismi belli bir nevi. Serena için US Open’da yitirdiği şeyleri geri almak adına önemli bir fırsat.

Asıl karışık mevzu da tablonun diğer tarafından kimin geleceği zaten. Safina’nın şu ana dek Grand Slam kazanmamış olması onu pek ciddiye almamamıza yol açsa dahi, her an herkesi yenebilecek bir oyuncu olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak lazım. Clijsters US Open’da şampiyon olurken Safina’yla karşılaşmaması büyük bir şanstı, keza turnuvadan kısa bir süre önce Cincinnati’de Safina karşısında varlık gösterememişti. Safina, sinirlerine hakim olmayı becerebilirse çok zorlanmadan yarı finale kadar gelecektir.

Clijsters ve Henin, çeyrek finalde karşılaşıyorlar. Ama Clijsters’ın önünde Kuznetsova, Henin’in ise Wickmayer var. Kolay olmayacak, ama takılacaklarını sanmıyorum. Henin-Clijsters maçınının sonucunu tahmin etmek zor ancak ben Henin diyeceğim. Dementieva karşısında oyunu beni ikna etti ve Clijsters’a karşı da her zaman maça 1-0 önde başlar. Brisbane’deki final maçını Clijsters kazandı belki ama Henin’in ilk turnuvasıydı ve öncelikle olaya biraz ısınmak amacındaydı. Ayrıca final setindeki tiebreak belirledi kazananı, iki tarafa da gidebilecek bir maçtı. Clijsters nasıl US Open öncesinden ve US Open’ın ilk turlarından itibaren adım adım Serena’yı alt edebilecek form düzeyine çıktıysa, Henin de benzer bir yolda ilerliyor şu an. Clijsters ise bahsini ettiğim dörtlü içerisinde belki en formda olanı ama aynı zamanda da en tok olanı. Amerika’da çok farklıydı, çok rahat ve çok konsantreydi. Burada ise ilk iki tur maçını skor olarak rahat kazansa da, rakiplerinin maçın içine girmeyi becerebildiği dönemlerde zorlandı. Sırasıyla oynayacağı Petrova ve Kuznetsova maçları daha çok fikir verecektir bu konuda.

Başlangıçtaki soruya geri dönelim şimdi. Bunu net olarak söylemese de Henin’in dönüşünde Clijsters’ın şampiyonluğunun ciddi etkisi olduğunu biliyoruz. Yani Henin de aynı şeyi yapmak istiyor. Ancak onun yolu daha zor çünkü Clijsters comeback yaparken ortalarda Henin yoktu ve Williams’ları yenmesi yetti. Oysa Henin’in önünde kendisinden önce dönmüş formda bir Clijsters, Grand Slam açlığını henüz dindirememiş ve kendini kanıtlamak için ciddi bir hırsa sahip Safina ve US Open’da aldığı kötü mağlubiyetten sonra bu turnuvayı çok ciddiye alan bir adet Williams var. Kazanmak için üçünü de yenmesi gerekebilir ki işte burada devreye Henin’in mental üstünlüğü giriyor. Daha doğrusu vaziyet eskiden böyleydi. Bu mental üstünlüğü kaybetmeye başladığı an tenisi bıraktı zaten. Ve şimdi tekrar döndüğüne göre kafasındaki problemleri halletmiş olmalı. Dementieva önünde sinirlerine çok hakimdi. Set puanı çevirdi, çok kritik oyunlar oynadı ve vuruşlarında herhangi bir tedirginlik yaşamadı. En başta belirttiğim gibi Dementieva’nın puanlara verdiği aşırı tepkilerin de yardımıyla maçın sonunu oldukça güzel getirdi.

Tabi bir de Clijsters’ın diğer tenisçileri uyandırması var. Kendisi geri dönüşünü gerçekleştirirken çok da ciddiye alınmadı belki de. Williams’lar ve Ruslar Clijsters’ı tehdit olarak görmediler. Bahis şirketleri de kendisine bol kepçe oranlar verdi hep. Oysa şimdi aynı hataya düşmeyecektir kimse. Hatta bir grand slam önce yaşananların ardından olması gerekenden daha bile ciddiye alınacak Henin.

Şanssız kura, hırslı rakipler, çok zorlu bir derbi, ezeli rakibinin başarısının yarattığı baskı gibi birçok engelin üstesinden gelmesi gerekecek kısaca. Yapar diyorum ben.

Yaya Toure

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Hakkında bildiğimiz çok fazla şey yok gibi. Yediği yemekten, takıldığı restorana, beraber olduğu kadına dair önümüze sunulan futbolculardan değil. Abisinin, Arsene Wenger piyangosu çarpan futbolculardan Kolo Touré olduğunu biliyoruz. Peki Yaya abisi kadar şanslı mıydı, futbol kariyeri açısından? Hayır. Çok daha taşlı yolları teperek geldi Barcelona’ya.


Aslında yolları birbirine benziyor. Yaya, birçok vatandaşı gibi Avrupa’ya ilk olarak “resmi Fildişi bağlantısı” olarak da adlandırabileceğimiz Jean-Marc Guillou vasıtasıyla ve Beveren klübüyle ayak bastı. Eski Fildişi antrenörü olan (Fildişi’nin altın jenerasyonunun ergenliğini tamamlamadığı dönemlerde bu görevi yaptı) Guillou, Belçika’nın çalışma izni konusundaki esnekliğinin de katkısıyla, şu an Avrupa’nın önemli klüplerinde oynayan pek çok Fildişiliyi bu klüpte topladı. Kolo da bu isimlerden biriydi, Beveren’in feeder klübü olan ASEC Mimosas’ın genç takımında yetişmişti ama Arsenal’deki deneme periyodunda göze girince orada kaldı ve kaptanlığa kadar yükseldi. Yaya ise Beveren’den 2 milyon € karşılığında Metalurgh Donetsk’e geçti ve bu iki klüpte toplam dört sezon geçirdi.


2005 yazında 1,2 milyon € karşılığında Olympiakos’a gitti, 25 maç oynayıp kendini gösterdi ve fiyatını üçe katlayarak Monaco’nun yolunu tuttu. Bu transferin öncesinde abisinin klübü kendisini bir denemeye tabii tuttu ama imza attıracak kadar etkilenmedi. Monaco’da geçen bir sezonun ardından fiyatını tekrar katlayarak Barcelona’ya gitti.

Barça’da da bu sezonun başında bocaladı, ilk sezonunda as kadronun isimlerinden biri olarak sayılmasına rağmen, Pep’in revizyonunda yerini Busquets’e kaptırdı. Yılbaşına doğru işler normale döndü ve Yaya, sadece orta sahayı toparlayan bir dinamo değil, aynı zamanda savunmanın ortasında ve kenarlarda da oynayabilen bir joker olarak kendini ispatladı. Bu noktada Olympiakos’a transfer olduğu rakamı tekrar hatırlatmakta fayda var: 1,2 milyon €!

Incoming search terms for the article:

Google Maç Yayını
TURKCELL SÜPER LİG'İN TÜM YAYIN HAKLARI (DİGİTURK) DIGITAL PLATFORM ILETIŞIM HİZMETLERİ A.Ş YE AİTTİR,
BU SİTE DE LİGTV YAYINI  VEYA BAŞKA BİR KURULUŞUN YAYINLARI YAPILMAMAKTADIR. SADECE BİLGİ PAYLAŞIMI YAPILMAKTADIR.
BURADAKİ TÜM BİLGİLER (YAZILAR, RESİMLER) KAYNAK GÖSTERİLEREK YAYINLANMAKTADIR.