Olağan Şüpheliler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Letonya tarihinin en yetenekli kadrosu olarak nitelendiriliyorlardı. Öyle ki, 2001′de ezeli rakipleri Litvanya’ya Ankara’da fark atıp çeyrek finale kalan takımdan bile daha iyi bir kadroydu bu oyuncu bazında bakarsak. Bagatskis ve Stelmahers yoktu belki ama, oyunu olgunlaşmış bir Valters’le birklikte Skele, Blums, Berzins gibi yetenekli oyuncularla dolu kadroya bir de NBA çapında bile elit bir uzun olarak kendini kanıtlamış Andris Biedrins’in eklendiğini düşünürsek Letonya Federasyonu’nun bu kadrodan iyi dereceler beklemesi çok da abartılı bir istek değildi. Burada di-li geçmiş zaman kullanmamın bir sebebi var tabi. Zaten yazının konusu da bu olacak. Medyanın çeşitli organlarında bu kadroya neler olduğuyla ilgili bazı şeyler okumuşsunuzdur muhakkak. Bu yazılanları biraz daha netleştirmeye çalışacağım hazır yerel basını takip etme şansım varken.

Kadronun ilk çürük elması Kaspars Kambala oldu. 2001′de muhteşem oynayan ve geleceği çok parlak görünen bu sevimsiz dev adamın 2007′de kokain kullanmaktan ceza alması pek de şaşırtmadı kimseyi. Letonya insanı biraz gariptir. Sovyet dönemini yaşayan bu jenerasyonun çoğunun babadan fakir olması, onların paraya olan bakış açılarını farklılaştırmıştır muhakkak. Buna görmemişlik, öküzlük, vs diyebilirsiniz. Ama Letonyalı oyuncuların hemen hepsine görülen disiplin problemini en iyi bu şekilde açıklayabiliriz. Litvanya da aynı dönemlerden geçmiştir, ancak onların basketbol kültürü ve oyuna olan saygısı bambaşkadır. Bu sebeple oyuncularda ciddi bir disiplin anlayışı olmasa da basketbol oynarken bu yönlerini gizlerler. Oysa Letonya’da birinci spor hokeydir. Basketbolcuların bir çoğu için para ön plandadır ve yoksulluk içinde yaşadıkları dönemlerden sonra bir anda ciddi paralar kazanmaya başlayan bu gençlerin bu durumu çok hazzedemeyip, işi makaraya vurmaları çok da garip değildir. Neyse Kambala bir süre boksla da uğraştıktan sonra basketbola geri döndü ve 2009 kadrosunda kendine yer buldu.

Turnuvadan sonra ise Kristaps Valters üç sene, Armands Skele iki sene milli takımdan uzaklaştırılma cezası alırlarken, Efes Cup’ın ardından takımdan atılan Kaspars Berzins ile birlikte Kaspars Kambala ve Andris Biedrins de en ufak bir disiplinsizliklerinde uygulamaya konulacak bir senelik şartlı uzaklaştırma aldılar. Peki neydi bu adamların sorunu? Berzins’ten başlayalım isterseniz.


Kaspars Berzins şu ana kadarki kariyeri boyunca hep müthiş umutlar vadeden bir oyuncu olmuştur. Ama kendisiyle çalışan tüm koçların ortak görüşü Berzins’in oyun zekasının çok düşük olduğu, hatta genel olarak da zeka seviyesinin tahammül boyutlarını zorlayacak düzeyde olduğu şeklindedir. Yine de üstün fiziği ve yetenekleriyle ile NBA yaz liginde Suns kadrosunda kendine bir yer bulmayı başardı. Yaz liginin ardından da Eurobasket’e hazırlanan milli takım kafilesine katıldı. İşte olaylar orada başladı. (2002′de Almanya’da süpermarketten bir şeyler çalarken yakalanan bir adamdan bahsettiğimizi unutmayalım) Kamp sırasında antremana geç gelmek, sakatlık numarası yapmak, kaldığı otellerde arıza çıkarmak gibi sayısız vukuatının ardından Efes Cup’ın son maçında Almanya karşısına sakatlığını bahane ederek çıkmadı. Oysa aynı günün akşamında kendisi çılgın bir partide dans ederken yakalanınca kadrodan çıkarıldı ve Letonya, henüz şampiyona başlamadan çok önemli bir uzununu kaybetmiş oldu.

Az önce yazdığım otelde arıza çıkarmak lafına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu Berzins’in tek başına yaptığı bir şey değil ve burada ceza alan diğer isimler de devreye giriyor. Medyaya mümkün olduğu kadar az yansıyan bu hadise Efes World Cup sırasında Letonya’lı oyuncuların Ankara’da kaldıkları otelde gerçekleşiyor. Alkol olayını abartan bir grup (net olarak kimler olduğu Letonya basınında yer almasa da verilen cezalar ipucu oluşturacaktır) tüm odayı kırıp dökerler. Bununla yetinmeyip odada ateş yakarak etrafında dans ederler. Ve duş başlığının içine bok koyarak(evet bildiğin bok) arkadaşlarına şaka yapma girişiminde bulunurlar. Bu şakanın kurbanı veya fikir babası kim bilemiyorum. Aslında bu olayların gerçekliği de sorgulanabilir. Resmi açıklamada söylenen otelde rahatsızlık verdikleri için otelden atıldıkları şeklinde. Rahatsızlığın detayını magazin dergilerinden öğrendim, o bakımdan haberden çok söylenti demek doğru olacaktır buna.

Berzins ilk anda seçilen bir kurbandı ve kadrodan çıkarıldı, fakat olaya karışan Kambala, Valters, Biedrins ve Skele de o anda kadro dışı bırakılsaydı Avrupa Şampiyonası’ndaki sonuç facia olacağından kendilerine bir şans daha verildi. Turnuvada da hiçbir şey oynamayan ekip yalnızca 13. oldu ve federasyon tarafından bu derece yetersiz olarak görüldü ve vukuatlı oyuncuların takımdan uzaklaştırılmasına karar verildi. En ağır cezayı alan Valters’e göz atalım biraz da.

Kendisini izlemiş olan süphesiz ki yeteneklerinden haberdardır. Saha görüşü, top hakimiyeti, dış şut gibi bir oyun kurucuda bulunması gereken her özelliğe sahip olan Valters, sevgili Sedat Koç’un benzetmesiyle iyice Pozecco gibi oynamaya başlamıştı. Ama tabi bunu iyi anlamda söylemiyorum, sıkça cıvıttığı ve gereksiz top kayıplarıyla takıma zarar verdiğini vurgulamak için söylüyorum. Babasının da torpiliyle (Valdis Valters, bir zamanların efsane Sovyet oyuncusu) takım içinde oldukça rahat hareket eden ve koçu pek takmayan bir arkadaş kendisi. Hatta yine bir söylentiye göre bir antremanda herkesin önünde takımın eski koçlarından Igors Miglinieks’e siktir çekmiştir. Son koçuyla arası pek iyi değildi zira. Birçok kez koçunun kenardan işaret ettiği setleri uygulamak yerine kafasına göre işler yapan Valters’in kendisine aşırı güvenmesi ve bu sayede takıma ve takım arkadaşlarına zarar vermesi de aldığı üç senelik cezada önemli etken olmuştur muhakkak. Sabah antremanlarının hemen hemen tamamına akşamdan kalma bir vaziyette katılması da aynı şekilde. Bu sene transfer olduğu Joventut’ta iyi bir sezon geçirdiğini, 10.1 sayıyla takımın üçüncü skoreri ve 5.4 asistle tüm ACB’nin ikinci asistçisi olduğunu hatırlatalım.

Sıra geldi dördüncü şüphelimiz Armands Skele’ye. Barons LMT takımının yıldızı Skele burada bir prens muamelesi görmektedir. Oysa bu aşırı ilgi onun hakettiği bir şey değildir. Ülkede çoğu insan Skele’yi basketboluyla değil de magazin haberlerinden, paparazzilerden, club maceralarından tanırlar. Hatta kendisine takılmış olan Esītis lakabı vardır ki, sürekli gittiği Essential isimli club’ın kısaltılmış ismidir bu aynı zamanda. Basketbol sahasında da aşırı gayri ciddi olduğu ve diğer takım arkadaşları gibi alkolü çok sevdiği söylenir. Otel vakasında en çok cezayı alanlardan biri olmasının sebebi geçmiş vukuatlarıyla ilgilidir tabi ki. Yoksa antremanlara sarhoş gelmek dışında son dönemde takıma verdiği ciddi bir zarar yoktur. Aslında ılımlı bir karaktere sahip olduğu da söylenebilir keza ceza aldıktan sonra federasyona bir yazı göndererek verilen cezanın haklı olduğunu ve bundan sonra davranışlarına çeki düzen vereceğini ifade etmiştir. Çok inandırıcı olmasa da en azından efendi bir şekilde yaklaşmıştır olaya. Oysa Valters, kendisine kasıtlı olarak haksızlık yapıldığını iddia ederek federasyonu dava edeceğini söylemişti.

Yakından tanıdığımız, sevdiğimiz Biedrins de Letonya’ya geldiği zaman NBA’dekinden farklı bir profil çiziyor. Eğer milli takım kampındaki davranış stilini bir şekilde NBA’e taşırsa, oradaki ömrü uzun sürmeyecektir. Aşırı alkol kullanımı, antremanlardaki ciddiyetsizliği sebebiyle aldığı cezanın dışında yanında gezdirdiği sarışın kızlarla da Letonya paparazzisinin favori isimlerinden biri olmuştur her zaman için. Bu kızlardan bir tanesi, yine bu takımın nasıl bir hâlde olduğunun güzel bir işaretidir aslında. Bahsettiğimiz bayan Katrina Valters. Soyadı tanıdık gelmiştir.

Bir başka milli takım oyuncusu olan Sandis Valters aynı zamanda Kristaps Valters’in kardeşi. Yanında gördüğümüz bu güzel kızla bir süre evli kaldıktan sonra boşanırlar. Buraya kadar bir problem yok. Ancak daha sonra Katrina, milli takımın bir başka oyuncusu Andris Biedrins’le görüntülenmeye başlar. Bu nasıl takım arkadaşlığı deyip Biedrins’e mi kızsak, para avcılığını abartıp tüm takımı sıradan geçirmeye kalkan sarışına mı yüklensek bilemiyorum. Kesin olan bir şey varsa, o da ortada ciddi bir çarpıklık olduğudur. Bir Çanakkale Biga’dan, bir de Riga’dan adam çıkmaz dememişler boşuna.

Asıl ironik olan bu kadronun şampiyona öncesindeki sloganının “Now or Never” olması. Never seçeneğini işaretleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor.

Bilgilendirici not: Oyuncuların ismini kendi dilinde telaffuz etmeye meraklı olanlara yardımcı olayım biraz. Biedrins’i okurken sondaki s’yi ş diye telafuz etmemiz gerekiyor. Berzins de aynı şekilde. Skele, Şçeele şeklinde okunuyor.

Teşekkür notu: Tüm bu bilgileri toplamamda yaptığı araştırmalar ve çevirilerle müthiş bir katkısı olan sevgili Santa Avisane’ye teşekkürü borç biliyorum.

Incoming search terms for the article:

Esintiler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Şampiyonlar Ligi ikinci tur kuraları bugün itibarıyla çekildi. Grupların hemen ardından iki maçlık eleme oynanma fikri alındığından beri hem maç yoğunluğunu, hem sürpriz ihtimalini hem de ulusal liglerin üzerindeki tartışmasız egemenliğini kaybettiğini düşündüğüm organizasyonda son 2-3 senedir olduğu gibi yine favori takımlar birbiriyle eşleşmiş, ikinci tura yakışmayan bazı müsabakaların tarihi atılmış. Bu sezon, önceki iki sezona göre teğet geçmiş sayılırız CL’yi, üvey evlat muamelesi yaptık (hangi organizasyona yapmadık ki?). Bu sebeple, ikinci tur kuralarına, ilk turu ve geçmiş sezonları kapsayan ufak bir yazı dizisiyle karşılayalım diyorum. Zaten Alp hocam uzun süredir makarasını yaptığımız, UEFA’nın desteğiyle makaradan komplo teorisine dönen, artık teoriden de çıktığına inandığım bir şekilde Mourinho baba kucağına verilmiş, o yazının ardını toplayıp önünü düzelterek devam etmek iyi olur.

Birinci turda pek çok sürpriz oldu, kim hangisine sürpriz der onu bilemeyiz -zira “ben demiştim” furyasının başını alıp gittiği bir dönemden geçiyor Türk medyası, herkes her sonucu tahmin etmiş; Rubin aslında zaten bu ışığı veriyormuş, Bordeaux konusunda geçtiğimiz sezon Galatasaray eşleşmesi öncesi-sonrası yorumların takıldığı çarklara ben dokunmuyorum bile, hele “İtalyanların deyimiyle invincibile” adledilen Barcelona’nın yaşadığı tökezlemeyi normal bulanlar? Ben en az sürprizden en çoğa doğru gideceğim, o sebeple önce G-H grupları.

Bu Arsenal ve Sevilla görece en kolay grupları çekmişlerdi, sürpriz ihtimali sıfıra yakındı zira hem topçular, hem artistler çok tempolu ve atak oynayan, fizik gücü üst düzeyde oyunculardan kurulu ve ikisi de zayıf takımlara karşı rahatlıkla fark yaratabilecek düzeyde kadro istikrarına sahipler. Bu iki takımı ancak defansif kurgusu oturmuş, orta sahanın hücuma yakın bölgesinde top kazanabilen ve bu topları da –bu iki takımın top kaybı sonrası yaptığı- rüzgar baskıyı dindirebilecek pas yüzdesine sahip takımlar durdurabilir ki o takımlar da bunu yaparken pek zorluk çekmiyorlar, son iki sezondur. Bu iki grubun da ikinci torba takımının nasıl o torbaya girdiklerini anlamış değilim, organizasyondaki “şampiyon takım sayısının artırılması” sonucu olsa gerek; ancak bir tarafa bakıyorsun Inter ya da Real Madrid, öbür tarafa bakıyorsun bunlar, garip oluyor, hâliyle.


C, D ve F’de ilk iki torba takımları çıktı, C’de Milan’ın Zürih’e 5 puan kaybedip Real’i deplasmanda yenmesi klasikler arasına girer diye düşünüyorum. Şu kadro, Milan’ın posası sayılabilir, Ancelotti’nin beş sezonda üç final oynattığı Milan’ın ideal 11’inden Nesta-Dida yanında orta saha komple aynı desek abartmış olmayız, Real maçını kazanan Pirlo-Ambrosini-Seedorf orta sahasını görünce. Milan hakkında söylenecek en net yorum, Pato’nun transferi sırasında anlatıldığı kadar efsane bir golcü olmadığı ama orta sahanın tıkırında olduğu sert maçlarda kendini kenarlarda kaybedip etkili olabilen şık bir son vuruşçu olduğu. Adam ceza sahasının sağı, solu, gelişine-gidişine affetmiyor yakaladı mı. Ona rağmen, Ronaldinho ne kadar oynarsa o kadar gidecek bir takım görünümünde Milan, dişlek kardeşim pas hatalarını azaltıp rolüne daha bir adapte olmuş gibi. Real için de fikirlerimi şurada aktarmıştım. CL’de olmasa da, İspanyol liginde görüyoruz ki Los Galacticos gibi değil, dirençli ve rakibini rahatsız eden bir takım gibi oynamak istiyorlar, en azından Pellegrina(!) bunu istiyor, Ronaldo şimdilik uslu çocuk, Kaka’yı zaten bilirsiniz. Raul sevdası hafiften törpülenmiş gibi, takım içinde yaptıkları haltlar ortaya çıktıkça hafiften Raul ve Guti’nin koğuş ağası günleri bitecek gibi. Marsilya’nın orta sahası güzel, kaşar da bir takım kurdular ve ne yalan söyleyeyim bu grup çıkınca onlar için üzüldüm, fazla uzun ömürlü bir takım değil gibi geliyor bana, bir yandan da, daha kolay bir gruptan çıkmaları işten değildi.


D’de Chelsea tabiri caizse ‘güle oynaya’ tur atladı, ikinci Porto’nun kaybettiği altı puan da mavi formalara karşı. Chelsea, son maçlarda yaşadığı düşüşe rağmen, ki ben bu düşüşün de kadronun doymuşluğu ve yoğun maç trafiğine verdiği reaksiyon ile fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum, Avrupa’nın en formda, en dengeli takımı. Geçtiğimiz sezon Barcelona’yı zor duruma düşürmeyi başaran bir tek onlardı, bu sezon da Barça geçen sezonki formunu yakalayabildiği takdirde güçlü adaylardan biri olacaklar. Son maçlarda ligde Zhirkov’u dahil etme çabaları var, ufak tefek sakatlıklar da bel büktü ama en büyük sorun Cech’in formsuzluğu. Hâlâ dünyanın en iyi kalecilerinden biri ama o talihsiz sakatlık olduğundan beri Çek kaplanı gitti, az hata yapan ama kapasitesi belli bir kaleci geldi. Porto’nun vizyonunun ve başarıya giden takımı kurma tecrübesinin artık Dragao’nun çimlerinden, mavi beyaz çubukların aralarına kadar sindiğini bilmeyenimiz yok, gelen gideni, giden geleni aratmıyor. Atletico öyle böyle tökezlemiyor, izlemedim de hiçbir maçlarını ama bildiğim bir futbol gerçeği varsa, bu takım içten çürümüş ve Aguero-Forlan-Perea-Simao-Maxi gibi küflü kaşarları temizlemedikçe toparlanamazlar gibi. Asenjo-Garcia-Camacho üçlüsü yanında Agüero tutulabilir gerçi, FM’den bildiğimiz kadarıyla ama operasyon şart, olmuyor böyle.


A ve E grupları birbirine bazı açılardan benziyor. Bir tarafta Juventus, bir tarafta Liverpool dışarıda kaldı, ikisinin de yakın geçmişte bu kupayı kaldırdıklarını hatırlamakta fayda var. Hadi Juventus yakın geçmişte bir yarı-felaket yaşadı, çok yaşlanan kadrosunu yenilemeye çalıştığı bir geçiş döneminde, teknik direktörü tecrübesiz, vs. Hadi onlar gruba dört maçta 8 puan ile başladılar ve onlardan daha güçlü kadrolara sahip olduğu rahatlıkla iddia edilebilecek Bayern ve Bordeaux’ya yenilerek gruptan çıkma şanslarını son maçta kaçırdılar. Bordeaux Fransa şampiyonu, en son Lyon’u deplasmanda yendi, deplasmanda çok dişli bir takım. Bayern kötü başladığı sezonda beklenen bir toparlanma yaşadı, Van Gaal’in arkasındaki Hoeness desteği hiç eksik olmadı ve Bayern’i yönetenler bu tip krizlerden çıkmayı iyi biliyorlar.


Ya Liverpool… Açık konuşayım, şu an Rafa Benitez’in yatacak yeri yok ve ben olsam sezon sonuna kadar da beklemez, hatta grubun son maçını da beklemez ve İspanya biletini kulağına bir şey fısıldama ayağına gizlice ceket cebine koyar, sonra da cep telefonuna kontrol etmesi yönünde bir not düşerdim. İngiltere’de ve özellikle Liverpool kadar köklü klüplerde motto haline gelmiş istikrar, Rafa Benitez döneminde Liverpool için sadece bir yöne işledi. Geçmişe fazla dönmeyeceğim zira ona da burada dokundurmuştum, bu gruptan gerçeklerle anlatmaya çalışayım Liverpool’un ne kadar zor bir durumda olduğunu: Grupta iki Debrecen galibiyeti dışında üç puan almışlıkları yok, evlerinde hem Fiorentina’ya hem de Lyon’a son dakika golüyle mağlup oldular, aldıkları tek kayda değer sonuç olan Lyon beraberliği de –bana göre- Lyon’un hayli üstün olduğu bir maçta geldi. Gerrard’ın sakatlanmasıyla birlikte müthiş bir düşüşe girdiler ve Avrupa’nın başarılı takımları arasında bu kadar tek oyuncuya bağlı bir takım daha yok. Fiorentina bu grupta 15 puan aldı! Gruptan çıkmalarını, en fazla Lyon ya da Liverpool’un birinin arkasına takılarak becermelerini bekliyordum ama 15 puan ne yahu?


Next: B ve D gruplarına derin dalış, ikinci tur kuraları

fotolar: espn soccernet

Incoming search terms for the article:

Olağan Şüpheliler

Kategori: Almanya Bundesliga, Almanya Bundesliga 2, Arjantin Ligi, Bank Asya Birinci Lig, Basketbol, Brezilya Ligi, Dünya Kupası, Futbol, Genel, Komik Futbol Videoları, Maç Özetleri, Turkcell Süper Lig, Uefa Avrupa Ligi, Video, Voleybol, İngiltere Premier Ligi, İspanya La Liga, İtalya Seri A, Şampiyonlar Ligi yaziyi gonderen: admin

Letonya tarihinin en yetenekli kadrosu olarak nitelendiriliyorlardı. Öyle ki, 2001′de ezeli rakipleri Litvanya’ya Ankara’da fark atıp çeyrek finale kalan takımdan bile daha iyi bir kadroydu bu oyuncu bazında bakarsak. Bagatskis ve Stelmahers yoktu belki ama, oyunu olgunlaşmış bir Valters’le birklikte Skele, Blums, Berzins gibi yetenekli oyuncularla dolu kadroya bir de NBA çapında bile elit bir uzun olarak kendini kanıtlamış Andris Biedrins’in eklendiğini düşünürsek Letonya Federasyonu’nun bu kadrodan iyi dereceler beklemesi çok da abartılı bir istek değildi. Burada di-li geçmiş zaman kullanmamın bir sebebi var tabi. Zaten yazının konusu da bu olacak. Medyanın çeşitli organlarında bu kadroya neler olduğuyla ilgili bazı şeyler okumuşsunuzdur muhakkak. Bu yazılanları biraz daha netleştirmeye çalışacağım hazır yerel basını takip etme şansım varken.

Kadronun ilk çürük elması Kaspars Kambala oldu. 2001′de muhteşem oynayan ve geleceği çok parlak görünen bu sevimsiz dev adamın 2007′de kokain kullanmaktan ceza alması pek de şaşırtmadı kimseyi. Letonya insanı biraz gariptir. Sovyet dönemini yaşayan bu jenerasyonun çoğunun babadan fakir olması, onların paraya olan bakış açılarını farklılaştırmıştır muhakkak. Buna görmemişlik, öküzlük, vs diyebilirsiniz. Ama Letonyalı oyuncuların hemen hepsine görülen disiplin problemini en iyi bu şekilde açıklayabiliriz. Litvanya da aynı dönemlerden geçmiştir, ancak onların basketbol kültürü ve oyuna olan saygısı bambaşkadır. Bu sebeple oyuncularda ciddi bir disiplin anlayışı olmasa da basketbol oynarken bu yönlerini gizlerler. Oysa Letonya’da birinci spor hokeydir. Basketbolcuların bir çoğu için para ön plandadır ve yoksulluk içinde yaşadıkları dönemlerden sonra bir anda ciddi paralar kazanmaya başlayan bu gençlerin bu durumu çok hazzedemeyip, işi makaraya vurmaları çok da garip değildir. Neyse Kambala bir süre boksla da uğraştıktan sonra basketbola geri döndü ve 2009 kadrosunda kendine yer buldu.

Turnuvadan sonra ise Kristaps Valters üç sene, Armands Skele iki sene milli takımdan uzaklaştırılma cezası alırlarken, Efes Cup’ın ardından takımdan atılan Kaspars Berzins ile birlikte Kaspars Kambala ve Andris Biedrins de en ufak bir disiplinsizliklerinde uygulamaya konulacak bir senelik şartlı uzaklaştırma aldılar. Peki neydi bu adamların sorunu? Berzins’ten başlayalım isterseniz.


Kaspars Berzins şu ana kadarki kariyeri boyunca hep müthiş umutlar vadeden bir oyuncu olmuştur. Ama kendisiyle çalışan tüm koçların ortak görüşü Berzins’in oyun zekasının çok düşük olduğu, hatta genel olarak da zeka seviyesinin tahammül boyutlarını zorlayacak düzeyde olduğu şeklindedir. Yine de üstün fiziği ve yetenekleriyle ile NBA yaz liginde Suns kadrosunda kendine bir yer bulmayı başardı. Yaz liginin ardından da Eurobasket’e hazırlanan milli takım kafilesine katıldı. İşte olaylar orada başladı. (2002′de Almanya’da süpermarketten bir şeyler çalarken yakalanan bir adamdan bahsettiğimizi unutmayalım) Kamp sırasında antremana geç gelmek, sakatlık numarası yapmak, kaldığı otellerde arıza çıkarmak gibi sayısız vukuatının ardından Efes Cup’ın son maçında Almanya karşısına sakatlığını bahane ederek çıkmadı. Oysa aynı günün akşamında kendisi çılgın bir partide dans ederken yakalanınca kadrodan çıkarıldı ve Letonya, henüz şampiyona başlamadan çok önemli bir uzununu kaybetmiş oldu.

Az önce yazdığım otelde arıza çıkarmak lafına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu Berzins’in tek başına yaptığı bir şey değil ve burada ceza alan diğer isimler de devreye giriyor. Medyaya mümkün olduğu kadar az yansıyan bu hadise Efes World Cup sırasında Letonya’lı oyuncuların Ankara’da kaldıkları otelde gerçekleşiyor. Alkol olayını abartan bir grup (net olarak kimler olduğu Letonya basınında yer almasa da verilen cezalar ipucu oluşturacaktır) tüm odayı kırıp dökerler. Bununla yetinmeyip odada ateş yakarak etrafında dans ederler. Ve duş başlığının içine bok koyarak(evet bildiğin bok) arkadaşlarına şaka yapma girişiminde bulunurlar. Bu şakanın kurbanı veya fikir babası kim bilemiyorum. Aslında bu olayların gerçekliği de sorgulanabilir. Resmi açıklamada söylenen otelde rahatsızlık verdikleri için otelden atıldıkları şeklinde. Rahatsızlığın detayını magazin dergilerinden öğrendim, o bakımdan haberden çok söylenti demek doğru olacaktır buna.

Berzins ilk anda seçilen bir kurbandı ve kadrodan çıkarıldı, fakat olaya karışan Kambala, Valters, Biedrins ve Skele de o anda kadro dışı bırakılsaydı Avrupa Şampiyonası’ndaki sonuç facia olacağından kendilerine bir şans daha verildi. Turnuvada da hiçbir şey oynamayan ekip yalnızca 13. oldu ve federasyon tarafından bu derece yetersiz olarak görüldü ve vukuatlı oyuncuların takımdan uzaklaştırılmasına karar verildi. En ağır cezayı alan Valters’e göz atalım biraz da.

Kendisini izlemiş olan süphesiz ki yeteneklerinden haberdardır. Saha görüşü, top hakimiyeti, dış şut gibi bir oyun kurucuda bulunması gereken her özelliğe sahip olan Valters, sevgili Sedat Koç’un benzetmesiyle iyice Pozecco gibi oynamaya başlamıştı. Ama tabi bunu iyi anlamda söylemiyorum, sıkça cıvıttığı ve gereksiz top kayıplarıyla takıma zarar verdiğini vurgulamak için söylüyorum. Babasının da torpiliyle (Valdis Valters, bir zamanların efsane Sovyet oyuncusu) takım içinde oldukça rahat hareket eden ve koçu pek takmayan bir arkadaş kendisi. Hatta yine bir söylentiye göre bir antremanda herkesin önünde takımın eski koçlarından Igors Miglinieks’e siktir çekmiştir. Son koçuyla arası pek iyi değildi zira. Birçok kez koçunun kenardan işaret ettiği setleri uygulamak yerine kafasına göre işler yapan Valters’in kendisine aşırı güvenmesi ve bu sayede takıma ve takım arkadaşlarına zarar vermesi de aldığı üç senelik cezada önemli etken olmuştur muhakkak. Sabah antremanlarının hemen hemen tamamına akşamdan kalma bir vaziyette katılması da aynı şekilde. Bu sene transfer olduğu Joventut’ta iyi bir sezon geçirdiğini, 10.1 sayıyla takımın üçüncü skoreri ve 5.4 asistle tüm ACB’nin ikinci asistçisi olduğunu hatırlatalım.

Sıra geldi dördüncü şüphelimiz Armands Skele’ye. Barons LMT takımının yıldızı Skele burada bir prens muamelesi görmektedir. Oysa bu aşırı ilgi onun hakettiği bir şey değildir. Ülkede çoğu insan Skele’yi basketboluyla değil de magazin haberlerinden, paparazzilerden, club maceralarından tanırlar. Hatta kendisine takılmış olan Esītis lakabı vardır ki, sürekli gittiği Essential isimli club’ın kısaltılmış ismidir bu aynı zamanda. Basketbol sahasında da aşırı gayri ciddi olduğu ve diğer takım arkadaşları gibi alkolü çok sevdiği söylenir. Otel vakasında en çok cezayı alanlardan biri olmasının sebebi geçmiş vukuatlarıyla ilgilidir tabi ki. Yoksa antremanlara sarhoş gelmek dışında son dönemde takıma verdiği ciddi bir zarar yoktur. Aslında ılımlı bir karaktere sahip olduğu da söylenebilir keza ceza aldıktan sonra federasyona bir yazı göndererek verilen cezanın haklı olduğunu ve bundan sonra davranışlarına çeki düzen vereceğini ifade etmiştir. Çok inandırıcı olmasa da en azından efendi bir şekilde yaklaşmıştır olaya. Oysa Valters, kendisine kasıtlı olarak haksızlık yapıldığını iddia ederek federasyonu dava edeceğini söylemişti.

Yakından tanıdığımız, sevdiğimiz Biedrins de Letonya’ya geldiği zaman NBA’dekinden farklı bir profil çiziyor. Eğer milli takım kampındaki davranış stilini bir şekilde NBA’e taşırsa, oradaki ömrü uzun sürmeyecektir. Aşırı alkol kullanımı, antremanlardaki ciddiyetsizliği sebebiyle aldığı cezanın dışında yanında gezdirdiği sarışın kızlarla da Letonya paparazzisinin favori isimlerinden biri olmuştur her zaman için. Bu kızlardan bir tanesi, yine bu takımın nasıl bir hâlde olduğunun güzel bir işaretidir aslında. Bahsettiğimiz bayan Katrina Valters. Soyadı tanıdık gelmiştir.

Bir başka milli takım oyuncusu olan Sandis Valters aynı zamanda Kristaps Valters’in kardeşi. Yanında gördüğümüz bu güzel kızla bir süre evli kaldıktan sonra boşanırlar. Buraya kadar bir problem yok. Ancak daha sonra Katrina, milli takımın bir başka oyuncusu Andris Biedrins’le görüntülenmeye başlar. Bu nasıl takım arkadaşlığı deyip Biedrins’e mi kızsak, para avcılığını abartıp tüm takımı sıradan geçirmeye kalkan sarışına mı yüklensek bilemiyorum. Kesin olan bir şey varsa, o da ortada ciddi bir çarpıklık olduğudur. Bir Çanakkale Biga’dan, bir de Riga’dan adam çıkmaz dememişler boşuna.

Asıl ironik olan bu kadronun şampiyona öncesindeki sloganının “Now or Never” olması. Never seçeneğini işaretleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor.

Bilgilendirici not: Oyuncuların ismini kendi dilinde telaffuz etmeye meraklı olanlara yardımcı olayım biraz. Biedrins’i okurken sondaki s’yi ş diye telafuz etmemiz gerekiyor. Berzins de aynı şekilde. Skele, Şçeele şeklinde okunuyor.

Teşekkür notu: Tüm bu bilgileri toplamamda yaptığı araştırmalar ve çevirilerle müthiş bir katkısı olan sevgili Santa Avisane’ye teşekkürü borç biliyorum.

Esintiler

Kategori: Almanya Bundesliga, Almanya Bundesliga 2, Arjantin Ligi, Bank Asya Birinci Lig, Basketbol, Brezilya Ligi, Dünya Kupası, Futbol, Genel, Komik Futbol Videoları, Maç Özetleri, Turkcell Süper Lig, Uefa Avrupa Ligi, Video, Voleybol, İngiltere Premier Ligi, İspanya La Liga, İtalya Seri A, Şampiyonlar Ligi yaziyi gonderen: admin


Şampiyonlar Ligi ikinci tur kuraları bugün itibarıyla çekildi. Grupların hemen ardından iki maçlık eleme oynanma fikri alındığından beri hem maç yoğunluğunu, hem sürpriz ihtimalini hem de ulusal liglerin üzerindeki tartışmasız egemenliğini kaybettiğini düşündüğüm organizasyonda son 2-3 senedir olduğu gibi yine favori takımlar birbiriyle eşleşmiş, ikinci tura yakışmayan bazı müsabakaların tarihi atılmış. Bu sezon, önceki iki sezona göre teğet geçmiş sayılırız CL’yi, üvey evlat muamelesi yaptık (hangi organizasyona yapmadık ki?). Bu sebeple, ikinci tur kuralarına, ilk turu ve geçmiş sezonları kapsayan ufak bir yazı dizisiyle karşılayalım diyorum. Zaten Alp hocam uzun süredir makarasını yaptığımız, UEFA’nın desteğiyle makaradan komplo teorisine dönen, artık teoriden de çıktığına inandığım bir şekilde Mourinho baba kucağına verilmiş, o yazının ardını toplayıp önünü düzelterek devam etmek iyi olur.

Birinci turda pek çok sürpriz oldu, kim hangisine sürpriz der onu bilemeyiz -zira “ben demiştim” furyasının başını alıp gittiği bir dönemden geçiyor Türk medyası, herkes her sonucu tahmin etmiş; Rubin aslında zaten bu ışığı veriyormuş, Bordeaux konusunda geçtiğimiz sezon Galatasaray eşleşmesi öncesi-sonrası yorumların takıldığı çarklara ben dokunmuyorum bile, hele “İtalyanların deyimiyle invincibile” adledilen Barcelona’nın yaşadığı tökezlemeyi normal bulanlar? Ben en az sürprizden en çoğa doğru gideceğim, o sebeple önce G-H grupları.

Bu Arsenal ve Sevilla görece en kolay grupları çekmişlerdi, sürpriz ihtimali sıfıra yakındı zira hem topçular, hem artistler çok tempolu ve atak oynayan, fizik gücü üst düzeyde oyunculardan kurulu ve ikisi de zayıf takımlara karşı rahatlıkla fark yaratabilecek düzeyde kadro istikrarına sahipler. Bu iki takımı ancak defansif kurgusu oturmuş, orta sahanın hücuma yakın bölgesinde top kazanabilen ve bu topları da –bu iki takımın top kaybı sonrası yaptığı- rüzgar baskıyı dindirebilecek pas yüzdesine sahip takımlar durdurabilir ki o takımlar da bunu yaparken pek zorluk çekmiyorlar, son iki sezondur. Bu iki grubun da ikinci torba takımının nasıl o torbaya girdiklerini anlamış değilim, organizasyondaki “şampiyon takım sayısının artırılması” sonucu olsa gerek; ancak bir tarafa bakıyorsun Inter ya da Real Madrid, öbür tarafa bakıyorsun bunlar, garip oluyor, hâliyle.


C, D ve F’de ilk iki torba takımları çıktı, C’de Milan’ın Zürih’e 5 puan kaybedip Real’i deplasmanda yenmesi klasikler arasına girer diye düşünüyorum. Şu kadro, Milan’ın posası sayılabilir, Ancelotti’nin beş sezonda üç final oynattığı Milan’ın ideal 11’inden Nesta-Dida yanında orta saha komple aynı desek abartmış olmayız, Real maçını kazanan Pirlo-Ambrosini-Seedorf orta sahasını görünce. Milan hakkında söylenecek en net yorum, Pato’nun transferi sırasında anlatıldığı kadar efsane bir golcü olmadığı ama orta sahanın tıkırında olduğu sert maçlarda kendini kenarlarda kaybedip etkili olabilen şık bir son vuruşçu olduğu. Adam ceza sahasının sağı, solu, gelişine-gidişine affetmiyor yakaladı mı. Ona rağmen, Ronaldinho ne kadar oynarsa o kadar gidecek bir takım görünümünde Milan, dişlek kardeşim pas hatalarını azaltıp rolüne daha bir adapte olmuş gibi. Real için de fikirlerimi şurada aktarmıştım. CL’de olmasa da, İspanyol liginde görüyoruz ki Los Galacticos gibi değil, dirençli ve rakibini rahatsız eden bir takım gibi oynamak istiyorlar, en azından Pellegrina(!) bunu istiyor, Ronaldo şimdilik uslu çocuk, Kaka’yı zaten bilirsiniz. Raul sevdası hafiften törpülenmiş gibi, takım içinde yaptıkları haltlar ortaya çıktıkça hafiften Raul ve Guti’nin koğuş ağası günleri bitecek gibi. Marsilya’nın orta sahası güzel, kaşar da bir takım kurdular ve ne yalan söyleyeyim bu grup çıkınca onlar için üzüldüm, fazla uzun ömürlü bir takım değil gibi geliyor bana, bir yandan da, daha kolay bir gruptan çıkmaları işten değildi.


D’de Chelsea tabiri caizse ‘güle oynaya’ tur atladı, ikinci Porto’nun kaybettiği altı puan da mavi formalara karşı. Chelsea, son maçlarda yaşadığı düşüşe rağmen, ki ben bu düşüşün de kadronun doymuşluğu ve yoğun maç trafiğine verdiği reaksiyon ile fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum, Avrupa’nın en formda, en dengeli takımı. Geçtiğimiz sezon Barcelona’yı zor duruma düşürmeyi başaran bir tek onlardı, bu sezon da Barça geçen sezonki formunu yakalayabildiği takdirde güçlü adaylardan biri olacaklar. Son maçlarda ligde Zhirkov’u dahil etme çabaları var, ufak tefek sakatlıklar da bel büktü ama en büyük sorun Cech’in formsuzluğu. Hâlâ dünyanın en iyi kalecilerinden biri ama o talihsiz sakatlık olduğundan beri Çek kaplanı gitti, az hata yapan ama kapasitesi belli bir kaleci geldi. Porto’nun vizyonunun ve başarıya giden takımı kurma tecrübesinin artık Dragao’nun çimlerinden, mavi beyaz çubukların aralarına kadar sindiğini bilmeyenimiz yok, gelen gideni, giden geleni aratmıyor. Atletico öyle böyle tökezlemiyor, izlemedim de hiçbir maçlarını ama bildiğim bir futbol gerçeği varsa, bu takım içten çürümüş ve Aguero-Forlan-Perea-Simao-Maxi gibi küflü kaşarları temizlemedikçe toparlanamazlar gibi. Asenjo-Garcia-Camacho üçlüsü yanında Agüero tutulabilir gerçi, FM’den bildiğimiz kadarıyla ama operasyon şart, olmuyor böyle.


A ve E grupları birbirine bazı açılardan benziyor. Bir tarafta Juventus, bir tarafta Liverpool dışarıda kaldı, ikisinin de yakın geçmişte bu kupayı kaldırdıklarını hatırlamakta fayda var. Hadi Juventus yakın geçmişte bir yarı-felaket yaşadı, çok yaşlanan kadrosunu yenilemeye çalıştığı bir geçiş döneminde, teknik direktörü tecrübesiz, vs. Hadi onlar gruba dört maçta 8 puan ile başladılar ve onlardan daha güçlü kadrolara sahip olduğu rahatlıkla iddia edilebilecek Bayern ve Bordeaux’ya yenilerek gruptan çıkma şanslarını son maçta kaçırdılar. Bordeaux Fransa şampiyonu, en son Lyon’u deplasmanda yendi, deplasmanda çok dişli bir takım. Bayern kötü başladığı sezonda beklenen bir toparlanma yaşadı, Van Gaal’in arkasındaki Hoeness desteği hiç eksik olmadı ve Bayern’i yönetenler bu tip krizlerden çıkmayı iyi biliyorlar.


Ya Liverpool… Açık konuşayım, şu an Rafa Benitez’in yatacak yeri yok ve ben olsam sezon sonuna kadar da beklemez, hatta grubun son maçını da beklemez ve İspanya biletini kulağına bir şey fısıldama ayağına gizlice ceket cebine koyar, sonra da cep telefonuna kontrol etmesi yönünde bir not düşerdim. İngiltere’de ve özellikle Liverpool kadar köklü klüplerde motto haline gelmiş istikrar, Rafa Benitez döneminde Liverpool için sadece bir yöne işledi. Geçmişe fazla dönmeyeceğim zira ona da burada dokundurmuştum, bu gruptan gerçeklerle anlatmaya çalışayım Liverpool’un ne kadar zor bir durumda olduğunu: Grupta iki Debrecen galibiyeti dışında üç puan almışlıkları yok, evlerinde hem Fiorentina’ya hem de Lyon’a son dakika golüyle mağlup oldular, aldıkları tek kayda değer sonuç olan Lyon beraberliği de –bana göre- Lyon’un hayli üstün olduğu bir maçta geldi. Gerrard’ın sakatlanmasıyla birlikte müthiş bir düşüşe girdiler ve Avrupa’nın başarılı takımları arasında bu kadar tek oyuncuya bağlı bir takım daha yok. Fiorentina bu grupta 15 puan aldı! Gruptan çıkmalarını, en fazla Lyon ya da Liverpool’un birinin arkasına takılarak becermelerini bekliyordum ama 15 puan ne yahu?


Next: B ve D gruplarına derin dalış, ikinci tur kuraları

fotolar: espn soccernet

Fark Yaratanlar {Caner Erkin}

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Diğer Galatasaray bloglarına baktığımda da Caner Erkin’in sol açık olarak gösterdiği performansı alkışlıyorlar ve ortak düşünce Caner Erkin’in bonservisinin alınması durumunda uzun yıllar Galatasaray’a önemli hizmetler vereceği yönünde. Bütün bunlar çok doğru düşünceler. Caner Erkin’in ben sol bek olarak gösterdiği performansı bile {Hakan Balta ile kıyaslayarak} destekliyorum. Çünkü müthiş bir hücum gücüne sahip ve rakip kaleye daha yakın oynadıkça bu gücü teknik becerilerlede süslüyor. Hakan Balta’nın defansif gücünü ve kontollü oyununu esas alırsak önünde oynayacak hareketli futbolcuya müthiş güven veriyor. Caner Erkin, Trabzonspor maçında da sol açık olarak müthiş bir performans sergilemişti ve bunu Orduspor karşılaşmasında da sürdürdü. Onun bu performansı Rijkaard’ın elindeki kartları güçlendirdi. Sezon içerisinde Caner’i Galatasaray’da görmeye alıştığımız sol bek yerine çok daha farklı mevkilerde izleyebiliriz. Rijkaard’da aslında Caner Erkin için büyük bir şans. Arda’nın bu sezon futbol repertuarına kattıklarını görüyoruz. Caner Erkin’de futboluna çok fazla yön katabilecek yetenekte bir futbolcu. Kendisinin açıklamasına dayanarak orta sahanın ortasında, sağ açık olarak olarakta oynayabiliyor. Şimdi bu farklı mevkilerde oynayabilme özelliklerini daha fazla ön plana çıkarabilir.

Şampiyonlar Ligi’nde 6. Çarşamba

Kategori: Futbol yaziyi gonderen: ugurera

Sıkıcı bir Şampiyonlar Ligi gecesiydi. Bu yüzden tek tek her grubu yazmayacağım, geceden ve özetlerden aklımda kalanları kısa kısa yazayım.
.
Gecenin bombası Sinan Bolat oldu. Skoru takip ediyordum, son dakikada golünde onun adını görünce şok oldum. Bu arada attığı gol de çok güzel, mükemmel bir kafa vurmuş. Gol sevinci de muhteşem. Youtube linkini bir alttaki gönderide vermişlerdi. Golün dışında önemli kurtarışlar da yapmış. Şampiyonluğu getirmişti, şimdi de Avrupa Ligi’ne götürdü. Aynı zamanda ülke puanlarında rakiplerimizden olan Hollanda’nın bir takımını da dışarıda bırakmış oldu.
.
Sinan’dan sonra benim için gecenin en önemli olayı ise Zico’nun yoluna beklendiği gibi devam etmesi oldu. Beraberlik yetiyordu, Arsenal karşısında kazandılar. Başkanın belki her hatasını affedebilirim ama Zico ile yolları ayırmasını affetmeyeceğim. Belki de o hamle Fenerbahçe tarihini tersine çevirdi. Neyse..
.
Bir diğer önemli sonuç da Anfield Road’dan geldi. 90’da Gilardino attı, Marsilya yerine Liverpool’u Fenerbahçe ve Galatasaray’ın muhtemel rakipleri arasında gönderdi. Çıkacağı varsa çıkar, bu tur ya da bir tur sonrası fark etmez.
.
En sona assolist olarak Barcelona kalmış olsun. Aynı şeyi daha önce de söylemiştim, bu oyuncu kadrosu ve başlarındaki adam o kadar sevilesi bir takım oluşturuyorlar ki, hepsi bir şekilde Real Madrid’e geçse en azılı Madridista ben olurum. Barcelona maçlarını izlerken artık zorlanıyorum, her faulde içim gidiyor. Birine bir şey olacak diye korkuyorum. Zaten Kiev’lilere de çok küfür ettim, çok kasti tekme attılar. İyi ki elendiler, beter olsunlar. Messi’nin fazla frikik golünü hatırlamayız, ben oradan Xavi ortalar diye bekliyordum ama Messi çok şık bir gol attı. Ronaldo’ya da selamını gönderdi.
.
Dinamo Kiev-Barcelona maçı aynı zamanda Xavi ve Shevchenko’nun kariyerlerindeki 100. Şampiyonlar Ligi maçıydı. Xavi golünü de attı, çok güzel oldu. Vay be, 100 maç oynamış. Bu adam bana hala genç geliyor. Ya da ben gerçekten yaşlanıyorum.
.
Inter, Lyon, Sevilla ve hatta Stuttgart da beklendiği gibi kazanarak yollarına devam ettiler. Unirea’nın rüyası Almanya’da ilk 10 dakikada gelen 3 gol ile sona erdi.
.
Şubat ayının ortasına kadar Şampiyonlar Ligi’nden uzak kalacağız. Asıl mücadele o zaman başlayacak. Ama tabii ki öncelikle 18 Aralık’da, yani haftaya Cuma, her iki kupanın da kura çekimi yapılacak.
.

Fenerbahçe 1-0 FC Sheriff

Kategori: Futbol yaziyi gonderen: ugurera
Dün oynanan maçın tribüne gelenler için tek anlamı Roberto Carlos’un son maçı olmasıydı. Seyircinin az olmasına üzüldüm. Maçın günü ile saati ve havanın da çok kötü olması seyirci sayısını çok etkiledi ama ben yine de daha fazlasını bekliyordum. Galiba taraftar takımını çok özlememiş, bunun üzerine düşünmek lazım. Ve sanırım kimin veda ettiğinin farkında değillerdi..
Önemsiz bir maçtı hatta bir anlamda jübile maçıydı. Uzun zamandır izlemediğimiz oyuncuların bir Avrupa maçında sahaya çıkması da iyi oldu. Uğur’u bu sezon ilk defa istekli, Santos ile Semih’i biraz kendine gelmiş, Bekir’i yine biraz toparlamış, Deniz ile Özer’i de gayet iyi görmek beni memnun etti. Çok güzel bir golle gelen galibiyet de gecenin sonunu daha bir keyifli hale getirdi. Ama gecenin olayı ne bu gol, ne oynanan futbol ne de oyuncuların performansıydı. Gecenin olayı o güzel ve gözleri dolduran vedaydı..

Geldiğinde dünyanın belki de en “ünlü” 5 futbolcusundan biriydi, hatta belki de en kariyerli 5 futbolcusundan biri.. Bunlar tartışılabilir ama gelmiş geçmiş en iyi sol bek olduğunu en azından ben tartışmam.. O bir efsane olarak geldi, efsane olarak gidiyor..

İlk sezonunda takıma sınıf atlattı.. Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde büyük katkıları oldu.. Ciddi bir sakatlık geçirdi, o sakatlıktan önce saha içi performansı da gayet iyiydi ama onu çok haksız eleştirdiler.. Sakatlıktan sonra belki kendini tam olarak toparlayamadı ama bence aldığı paranın hakkını öyle ya da böyle verdi.. Tek üzüldüğüm şey şampiyonluk göremeden gitmesi oldu..

Roberto Carlos’a bu ülkede Fenerbahçe formasını giymek yakışırdı.. Ve evet, çok yakıştı.. Kim ne derse desin, iyi ki gelmiş, iyi ki o formayı giymiş..

Bu ülkeden Roberto Carlos geçti..

Ve dün fark ettik ki biz bu güler yüzlü adamı çok sevmişiz..

Yolu açık olsun..

Onu unutmayacağız..

Enke..

Kategori: Genel yaziyi gonderen: ugurera

Tek maç olsa da, çok kısa sürse de fark etmiyor.. Öyle ya da böyle Robert Enke hayatımın bir yerinden geçti.. İnsan üzülüyor.. Ölüm sebebinin veya şeklinin bir önemi yok, sadece üzüntünün boyutunu etkiliyor..

Mekanı cennet olsun..

Photo: Hayatım Fenerbahçe

Thomas Hitzlsperger

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Bazı futbolcular transfer oldukları takımlarda büyük fark yaratmışlardır. Bu futbolcuların ön plana çıkan durumları oldukça profesyonel olmalarıdır. Bu örneği genelde Alman futbolcular için verebiliriz. Mesela Beşiktaş’a geçtiğimiz sezonun ortasında transfer olan Ernst’i ele alalım. Takıma geldiğinde Beşiktaş çok iyi durumda değildi ve Ernst geldiğinin ertesi günü maça çıktı. Gösterdiği performansın mükemmelliğini geçtim, bu performansı sezonun geneline yaydı ve takımının şampiyonluğunda bir numaralı rolü oynadı. Ernst hem profesyonelliği ile hem fark yaratma özelliği ile Beşiktaş’a büyük artılar kazandırdı. Çünkü transfer olduğunda takımın orta saha bölgesinde büyük açığı vardı ve Ernst’in bu futbolu bütün takıma yansıdı. Aslında bu futbolcular transfer piyasasında çok gündemde değillerdir. Yine Ernst’den devam edersek Schalke 04′den ayrılacağı belli olduğunda Beşiktaş dışında hangi takımlar kendisine talip oldu bilmiyorum. Bu futbolcular Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin pek gündemine gelmezler ama daha alt klasmanlarda olan takımların vazgeçilmezleri olurlar. Biz bu yazıda Ernst’den yola çıkarak aslında Thomas Hitzlsperger’i yazmak istiyoruz. Çünkü çoğumuz Ernst’in futboluna böylesine hayran olmuşken, Hitzlsperger’in ülkemize geldiğini varsaydığımızda ne düşüneceğimizi şimdiden kestiremiyoruz.

Thomas Hitzlsperger futbola 8 yaşında Bayern Münih’in altyapısında başladı. 1989′dan 2000 yılına kadar geçen süreçte Bayern Münih’in altyapısında, amatör takımında forma giymesine rağmen hiç A takıma çıkamadı. Aslında 2000′li yıllara kadar geçen süreç katı Alman disiplinin hala varlığını koruduğu yıllardır. Bu yüzden yukarıda bu jenerasyonda bulunan Alman futbolcularının disiplininden, iş ahlakından ve dolayısıyla profesyonelliklerinden bahsettim. Bu fark yaratma, işlerini en iyi şekilde uygulamaları biraz bu yıllarda aldıkları eğitime dayanıyor. Hitzlsperger’e dönersek Bayern Münih’in A takımında hiç oynamamasına rağmen Alman Ümit Milli Takımı’nda gösterdiği performansla Aston Villa’nın dikkatini çeker ve bu takıma transfer olur. Önceleri Aston Villa’nın rezerv takımında oynamaya başladıktan 6 ay sonra 13 Ocak 2001 yılında Aston Villa ile ilk maçını Liverpool’a karşı oynar ve o sezon sadece o maçta forma giyer.

Bir sonraki sezon ise Chesterfield takımına kiralanır ama 2 ay sonra Aston Villa’nın o dönemde yeni teknik direktörü olan Graham Taylor tarafından takımda çok sayıda sakat futbolcu olduğu için geri çağrılır. İşte bu Aston Villa’ya geri dönmesi Hitzlsperger’in dönüm noktası olacaktır. Takıma dönmesinin ardından Aston Villa’nın banko futbolcusu olmasının yanında gösterdiği performansla takımın lideri olur ve bir anda taraftarların sevgilisi haline gelir. Hitzlsperger, Aston Villa’da 3 sezon forma giydi ve 99 maçta 8 gol attı. Bu performansının ardından sözleşmesi 2005 yılında bitince ülkesine dönme kararı aldı ve Stuttgart ile 2 yıllık sözleşme imzaladı. Hitzlsperger, Stuttgart’da gösterdiği performansla takımının ikinci sezonunda Bundesliga’da şampiyon olmasında büyük katkı sağladı. O sezon sonrasında Meira’nın takımdan ayrılmasıyla Stuttgart’ın kaptanlığına kadar yükseldi. Ayrıca şampiyon oldukları o sezonda 30 maçta 7 gol attı. Hitzlsperger’in sonraki sezonlarda istatisliklerine baktığımızda 2007-2008 sezonunda 25 maçta 5 gol 1 asist, geçtiğimiz sezon ise 32 maçta 5 gol 6 asist yaptı. Bu sezon ise gözden düşmüşe benziyor ve çok az maç oynamasına karşın 1 golü bulunuyor.

Alman Milli Takımı açısından Hitzlsperger’e baktığımızda 2005′den bu yana sürekli Milli Takımda oynadığını görüyoruz. İlk Milli Maçını 9 Ekim 2004′de İran’a karşı oynadı. Löw takımın başına geldiğinden bu yana ise takımın sürekli isimlerinden birisi oldu. Genellikle Ballack’ın yedeği olarak gördüğümüz Hitzlsperger’i bazı maçlarda Ballack’la beraber oynadıklarını görüyoruz. Almanların özellikle Euro 2008′de Türkiye’ye karşı oynanan maçta gösterdiği performans çok övüldü ve Lahm’a yaptığı asist hala akıllarda. İstatistiklerine baktığımızda 20 kere Ümit Milli olduğunu ve 3 gol attığını görüyoruz. A Milli Takımda ise 51 kere yer aldı ve 6 gol kaydetti. Şimdi Hitzlsperger için sorun kadronun değişilmez isimlerinden birisi olmasına rağmen kendi takımında yedek olduğu için 2010 Dünya Kupası’nda yer almayabilir.

Bu sezon kötü giden Stuttgart’da menajer Heldt takım içerisinde bir günah keçisi arıyordu ve Hitzlsperger’i seçti. Önce kaptanlığını elinden aldı, sonrasında ise takımda fazla forma şansı vermemeye başladı. O günden sonrada arada soğukluklar oldu ve Hitzlsperger’de takımdan ayrılmak istiyor, Stuttgart da onu elden çıkarmak istiyor. Bu arada geçtiğimiz günlerde Stuttgart altyapılı olan Wolfsburg’lu Christian Gentner ile ön protokol imzalandı ve Hitzlsperger’in sezon sonu bitecek olan sözleşmesinin uzatılmayacağı açıklandı.

Hitzlsperger’i bu kadar fazla anlatmamızın sebebini sanırım anlamışsınızdır. Bu futbolcuyu Galatasaray’da görmeyi çok istiyoruz. Gerek sezon sonunda sözleşmesinin bitecek olması, kulübünün onunla yolları şimdiden ayırmak istemesi ve gerekse futbolcunun kalitesi bizi bu futbolcuyu Galatasaray’a önermeye itiyor. Galatasaray’ın orta sahasında oyunun iki yönünü oynayabilecek, pas trafiğine katkı sağlayacak ve şutör bir orta saha futbolcusu lazım. Şu an mevcut kadroya baktığımızda Elano’nun tek başına orta sahanın önemli yükünü taşıdığını görüyoruz ama gerçek anlamda hedef 4-3-3 ise, bu tarzda bir futbolcuya daha ihtiyacımız var. Mevcut kadroda Elano ve Arda’nın orta sahada beraber oynamasını düşünsek bile bu ikiliyi bir arada tutacak bir defansif ortas saha gerekecekti. Bu yüzden Elano – Arda ikilemini kuramadığımız için Elano’nun yanına yönlü bir orta saha transfer etmeliyiz. Şu an oynadığımız sistemde Elano’nun üçlü orta sahanın sağında iyi işler yaptığını görüyoruz. Mehmet Topal’ın da ne kadar hücum gücü düşük olursa olsun iyi bir ön libero olduğunu söylemek lazım. Ama kadroya baktığımızda sol iç oynayabilecek bir tek Arda var ama bu kombinasyonda oynamasını güç görüyoruz. Bu yüzden sol iç orta saha dediğimiz bölgeye biçilmiş kaftan Hitzlsperger olacaktır. Bu arada Hitzlsperger’e uzaktan attığı mermi gibi şutlar yüzünden Aston Villa taraftarı tarafından Hitz Te Hammer lakabı koyulmuştu.

Hitzlsperger’in Bayern Münih altyapılı olmasına rağmen futbolunu Premier Lig’de geliştirdiğini görüyoruz. Bu durum Hitzlsperger’in futboluna nasıl yansıdı ve bu yönlü futbolunu buna mı borçlu?

Hitzlsperger’in özellikle fizik gücünü Premier Lig’e borçlu olduğunu düşünüyoruz ve futboluna dair en önemli detayları bu ligde öğrendi. Mesela Bayern Münih’te çok cılız ama yetenekli bir sol açıkken Aston Villa’da müthiş bir sol iç oyuncusu hatta oyun kurucu oldu. Premier Lig’de şutlarını da oldukça güçlendirdi. Ama bahsettiğimiz disiplin, profesyonellik gibi durumları Almanya’da yetiştiği dönemde kazandığını söyleyebiliriz.

Rijkaard da stoperden ziyade takım savunmasında önemli bir sıkıntı yaşadığını söylüyor. Bu ortamda stoper mi almak yoksa takım savunmasını güçlendirmeye yönelik bir transfer mi yapmak daha mantıklı?

Mükemmel bir takım kurmak istiyorsak sistemimizde bu iki durumda çok önemli. Orta sahaya iyi toplar çıkarabilecek, ayağı düzgün bir stopere ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek. Mesela Servet ve Emre Aşık gibi futbolcuları bu konuda sıklıkla eleştiriyoruz. Ama defanstan iyi toplar çıkarıldığında da bunu iyi kullanabilecek yönlü orta saha futbolcularına ihtiyaç duyuyoruz. Orta sahanın 4-3-3′ün kiliti olduğunu düşünürsek gerek hücum gerekse savunma performanslarında bu bölgenin oldukça güçlendirilmesi şart. Mustafa Sarp, Barış Özbek, Ayhan Akman gibi futbolcuların bu bölgede oynamasından ziyade Hitzlsperger’in takımda olması bu konuda açığı kapatacaktır.

Hitzlsperger’in Galatasaray ve Türk futboluna getirisi ne olur?

Türk futbolu belki de tarihinde az rastladığı komple orta saha futbolcularından birisini izler. Ernst’i övüyoruz ama Hitzlsperger futbol ve kalite olarak ondan çok daha önde bulunuyor. Hitzlsperger’in hücum ve savunma performansları çok iyi durumda. Üstelik henüz 27 yaşında ve hâlâ önünde uzun yıllar var. Hitzlsperger’in yaşını düşündüğümüzde futbol olarak en iyi dönemlerinde olduğunu söylemek mümkün. Türkiye’ye gelmesi durumunda bir patlama yapabilir ve efsane olabilir. Çünkü genç yaşlarında bunu Aston Villa’da başarmıştı ve Stuttgart’ın unutulmaz futbolcusu, kaptanı olmuştu.

Hitzlsperger’in Almanya’da ırkçılığa karşı sosyal projelerde yer aldığını görüyoruz. Zeit gazetesinde ırkçılığa karşı yazdığı yazıları görmek mümkün. Bunu da yazmak istedim çünkü çok önemli bir ayrıntı durumunda. Kısacası Hitzlsperger karakteri, futbolu, kalitesi ve bir çok özelliği ile transfer etmek için biçilmiş kaftan olarak görünüyor. Takımından ayrılmak istemesi, sözleşmesinin sezon sonu sona ermesi nedeniyle transferi çok uygun ücretlere bitirilebilir. Bu futbolcunun Galatasaray için gerek devre arasında, gerekse sezon sonunda transfer olması durumunda önemli işler yapacağını düşünüyoruz.

Bu videoda Hitzlsperger’i neden önerdiğimizi daha iyi görebilirsiniz;

Burada ise Türkiye – Almanya yarı finalinde Hitzlsperger’in Lahm’a yaptığı asist var;

Burak Eren & Cihan Şerbetçioğlu

Not: Yazı yayına girdikten sonra bir uzman görüşü almak istedik ve haliyle konu Bundesliga olunca çalacağımız kapı Borges oldu. O da bizi kırmayıp, zaman ayırdı ve futbolcu ile yazıyla ilgili görüşlerini şöyle belirtti. Kendisine tekrar teşekkür ediyoruz.

Borges: Postunuzu okudum ve benim ekleyebilecegim seyler futbolculugu konusunda cok fazla degil. Sutlarinin inanilmaz etkili oldugu ayrintisi eklenebilir, frikikleri de ayni nedenden dolayi oldukca etkilidir diye de gelistirilebilir. Alman milli takiminda defansif orta saha olarak oynasa da ofansif orta saha oynayabilecek yetenegi barindirir kendisi. Bu da onu iki yönlü oyuncu yapiyor zaten. Fiziki yeterliligi ve savasci kimligi de göz önünde bulundurulduguda ideal bir 4-3-3 oyuncusu oldugu konusunda hem fikirim. Özellikle sutlarinin cok sert ve düzgün oldugu ayrintisini bir daha belirtmek isterim.. Gerrard-Lampard örneklerinin bir benzeridir oyun stili. Maliyeti de göz önüne alindiginda transfer icin her bakimdan ideal bir oyuncu oldugunu düsünüyorum kesinlikle..

Önemli not: Bu yazının tüm içeriği Sportif Cümleler Blogu’na aittir. İzinsiz ya da kaynak belirtilmeden alınması ve kullanılması hâlinde yasal prosedür uygulanacaktır. Yazıyı paylaşın, dilediğiniz platformda kullanın, okuyun, beğenin, yorumlayın, yahut beğenmeyin. Nihayetinde biz de bunlar okunsun diye yazıyoruz. Ama emeğe saygı duyun. Bugün bize yapılırsa yarın da size yapılır. Birbirimizin arkasını kollayalım, arkadan hançerlemeyelim.

Avrupa Ligi Kuraları / Son 32

Kategori: Genel yaziyi gonderen: ugurera

Rakipler belli oldu ve şeker gibi kura diyemiyoruz.

Lille’i izlemedim ama son haftalarda neler yaptıklarını biliyorum. Everton, Fulham gibi bir İngiliz takımı yerine bir Fransız takımını tercih ederdim ama yine de Lille için iyi kura diyemiyorum. Sona kalan üçlüden Hertha Berlin gelseydi havalara uçacaktım ama olmadı. Torbalar arasında çok fark olmayınca iyi bir kura için ekstra şansa ihtiyaç vardı, Fenerbahçe sanırım o hakkını grup kuralarında tüketmiş. Liverpool’dan kaçmak için taklalar attık, kurtulduk sandık ama Lille’i geçersek çok sevdiğimiz Liverpool’u çok sevdiği şehirde bir kez daha misafir edeceğiz. Tabii ki o güne kadar “umut fakirin ekmeği” diyerek Unirea için dualarımızı eksik etmeyeceğiz..

Galatasaray Avrupa’da mücadele eden İspanyol takımları arasındaki en formsuz takımı çekti. Ligde de durumları iyi değil ama bu toparlanmayacakları anlamına gelmiyor. Agüero’yu Chelsea’ye satarlarsa ibre biraz daha Galatasaray lehine döner ama şu durumda bence şanslar eşit. Galatasaray’ın hücum hattı kötü Atletico savunmasına karşı formda olursa deplasmandan iyi bir skorla dönüp, burada işi bitirebilir. Ama aynı şeyleri tam tersine çevirip de söyleyebiliriz. Atletico’nun hücum hattı malum, Galatasaray savunmasının hali de ortada. Bu arada yanılmıyorsam Galatasaray iki Atletico maçı arasında Beşiktaş ile oynayacak.

Lille – Fenerbahçe
Atletico Madrid – Galatasaray
Rubin Kazan – Hapoel Tel Aviv
Athletic Bilbao – Anderlecht
Kopenhag – Marsilya
Panathinaikos – Roma
Ajax – Juventus
Brugge – Valencia
Fulham – Shakhtar
Liverpool – Unirea Urziceni
Hamburg – PSV Eindhoven
Villarreal – Wolfsburg
Standard Liege – Salzburg
Twente – Werder Bremen
Everton – Sporting Lisbon
Hertha – Benfica


Şöyle bir bakınca ilk göze Ajax-Juventus eşleşmesi çarpıyor. Villarreal – Wolfsburg belki biraz da Everton – Sporting eşleşmeleri dışında bu turda benim ilgimi ekstra çeken bir mücadele yok. İlk maçlar 18 Şubat tarihinde 2. torba takımlarının sahasında, 2. maçlar ise 25 Şubat tarihinde oynanacak. O günler geldiğinde ligdeki durumları ve fikstürü de düşünerek daha sağlıklı bir değerlendirme yapacağız. Şimdilik sadece uçak ve tren imkanlarına bakıp bir Fransa organizasyonu yapmaya çalışacağız.
.

Son 16 Eşleşmeleri
.
Lille – Fenerbahçe / Liverpool – Unirea Urziceni
Atletico Madrid – Galatasaray / Everton – Sporting Lisbon
Hamburg – PSV Eindhoven / Athletic Bilbao – Anderlecht
Rubin Kazan – Hapoel Tel Aviv / Villarreal – Wolfsburg
Hertha Berlin – Benfica / Kopenhag – Marsilya
Panathinaikos – Roma / Standard Liege – Salzburg
Ajax – Juventus / Fulham – Shakhtar
Brugge – Valencia / Twente – Werder Bremen

Google Maç Yayını
TURKCELL SÜPER LİG'İN TÜM YAYIN HAKLARI (DİGİTURK) DIGITAL PLATFORM ILETIŞIM HİZMETLERİ A.Ş YE AİTTİR,
BU SİTE DE LİGTV YAYINI  VEYA BAŞKA BİR KURULUŞUN YAYINLARI YAPILMAMAKTADIR. SADECE BİLGİ PAYLAŞIMI YAPILMAKTADIR.
BURADAKİ TÜM BİLGİLER (YAZILAR, RESİMLER) KAYNAK GÖSTERİLEREK YAYINLANMAKTADIR.