



Amerika, İspanya’nın façasını aldı. 35 maçtır yenilmeyen, 15 maçtır kazanan takım, 10 kişilik Amerika karşısında beyaz bayrağı çekti. 2006 Kasım’ında Romanya ile oynanan hazırlık maçından beri yenilmeyen, Euro 2008′de İtalya’yı penaltılarla eledikten beri kazanan İspanya, Brezilya’nın 1993-1996 arasındaki rekorunu egale etmekle yetindi. 2002′de çeyrek final ile ümit veren, geri kalan sporlardaki egemenliğini düşününce bir gün patlama yapmasını beklediğim Amerika da, vasat gözüken kadrosuna rağmen sürprizlere devam ediyor. Brezilya’yı geçmeyi başarırlarsa büyük sükse olur.

Shaq, 1992 yazında Orlando Magic tarafından draft edilmeden önce, kolej ve lise kariyerinde 33 numaralı formayı giymişti. Ancak o seçildiği sırada kadroda bulunan veteran Terry Catledge 33 numaranın sahibi olduğu için, 32 numarayı almak durumunda kalmıştı (Rubio’nun kaprislerini düşünüyorum da, şimdi olsa hemen takas ederler numara sahibini).
Kariyerine 32 numarayla başlayan Shaq, Magic’in ardından Miami Heat ve Phoenix Suns’ta da aynı numarayla oynamaya devam etti, (edit) Lakers’ta aynı numara tavanda olduğundan 34′e geçti. Cavaliers’a takasını içten içe bekleyen ancak twitter vasıtasıyla şaşırdığını söyleyen Shaq, draft sırasında yapılan bir telefon bağlantısında “kariyerinin, sadece kazanmaya odaklı olduğu bir noktasında” olduğunu söyledi. Kobe Bryant, Dwyane Wade, Penny Hardaway, Karl Malone gibi efsane oyuncularla takım arkadaşı olmuştu ama bu yıldızlardan hiçbiri, Shaq’la oynamaya başladıkları zaman takımları için ondan daha önemli değillerdi.
Lebron’un pohpohlanmaya ihtiyacı yok. Shaq daha ziyade bu tecrübenin kendisi için önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyor eylemleriyle. En üstteki fotoğrafı twitter sayfasına koymuş mesela, tam kendi tarzı bir espri. Bir de yine twitter’da “rakamlarım/istatistiklerim emekli olmak için çok az, üç yıl daha oynarım” gibilerden bir mesaj atmış. 37 yaşında, hatırlatalım.
Takas için hazırladığı klibe de birşey diyemiyorum. Nutkum tutuldu.
Hikayeyi mark paylaştı. Tembellik yapmış, sizle paylaşmamış. Kevin Arnovitz’in kaleminden aktarıyorum.
Celtics yedeklerinden Giddens için iyi bir dış şutör denemez. Zaten kariyeri boyunca sahada kaldığı 54 dakika boyunca da, sadece tek bir üç sayı denemesi var. Ama ligde ikinci yılını geçiren skorer gard kendini geliştirmeye çalışıyor, tabi takım arkadaşı efsane şutör Ray Allen da bu arada ona takılmayı ihmal etmiyor.
Chicago maçından önce, bu sabah United Center’da şut antremanı yaparken Giddens, Ray Allen geldi ve bench’in hemen arkasında oturup onu izlemeye başladı. Giddens, doğuştan bir şutör değil, şutunu çıkarırkenbiraz arkaya düşüyor ama bu sabah düzgün atıyordu. Allen’ın önünde 3 tane üstüste üçlük soktu.
Ama bu Allen için yeterli değildi.
“Çembere değdirdin.” dedi Allen, Giddens üçüncüyü soktuktan sonra. Giddens dönüp Allen’a baktı. Bozulmamıştı, daha çok babasını memnun etmeye çalışan istekli bir çocuk gibi bakıyordu.
Allen gülerek, “Şutun çembere değiyorsa, ne biçim bir şutörsün sen?” dedi.
Sonra kenarda oturduğu rahat koltuktan kalktı ve 25 feet’ten şutunu attı. 14 yıllık kariyeri boyunca 2000′den fazla üç sayı isabeti bulunan Allen’ın şutu deliksiz girdi. Sakin bir şekilde yerine geri döndü, Giddens da çalışmaya devam etti.
Letonya tarihinin en yetenekli kadrosu olarak nitelendiriliyorlardı. Öyle ki, 2001′de ezeli rakipleri Litvanya’ya Ankara’da fark atıp çeyrek finale kalan takımdan bile daha iyi bir kadroydu bu oyuncu bazında bakarsak. Bagatskis ve Stelmahers yoktu belki ama, oyunu olgunlaşmış bir Valters’le birklikte Skele, Blums, Berzins gibi yetenekli oyuncularla dolu kadroya bir de NBA çapında bile elit bir uzun olarak kendini kanıtlamış Andris Biedrins’in eklendiğini düşünürsek Letonya Federasyonu’nun bu kadrodan iyi dereceler beklemesi çok da abartılı bir istek değildi. Burada di-li geçmiş zaman kullanmamın bir sebebi var tabi. Zaten yazının konusu da bu olacak. Medyanın çeşitli organlarında bu kadroya neler olduğuyla ilgili bazı şeyler okumuşsunuzdur muhakkak. Bu yazılanları biraz daha netleştirmeye çalışacağım hazır yerel basını takip etme şansım varken.
Kadronun ilk çürük elması Kaspars Kambala oldu. 2001′de muhteşem oynayan ve geleceği çok parlak görünen bu sevimsiz dev adamın 2007′de kokain kullanmaktan ceza alması pek de şaşırtmadı kimseyi. Letonya insanı biraz gariptir. Sovyet dönemini yaşayan bu jenerasyonun çoğunun babadan fakir olması, onların paraya olan bakış açılarını farklılaştırmıştır muhakkak. Buna görmemişlik, öküzlük, vs diyebilirsiniz. Ama Letonyalı oyuncuların hemen hepsine görülen disiplin problemini en iyi bu şekilde açıklayabiliriz. Litvanya da aynı dönemlerden geçmiştir, ancak onların basketbol kültürü ve oyuna olan saygısı bambaşkadır. Bu sebeple oyuncularda ciddi bir disiplin anlayışı olmasa da basketbol oynarken bu yönlerini gizlerler. Oysa Letonya’da birinci spor hokeydir. Basketbolcuların bir çoğu için para ön plandadır ve yoksulluk içinde yaşadıkları dönemlerden sonra bir anda ciddi paralar kazanmaya başlayan bu gençlerin bu durumu çok hazzedemeyip, işi makaraya vurmaları çok da garip değildir. Neyse Kambala bir süre boksla da uğraştıktan sonra basketbola geri döndü ve 2009 kadrosunda kendine yer buldu.
Turnuvadan sonra ise Kristaps Valters üç sene, Armands Skele iki sene milli takımdan uzaklaştırılma cezası alırlarken, Efes Cup’ın ardından takımdan atılan Kaspars Berzins ile birlikte Kaspars Kambala ve Andris Biedrins de en ufak bir disiplinsizliklerinde uygulamaya konulacak bir senelik şartlı uzaklaştırma aldılar. Peki neydi bu adamların sorunu? Berzins’ten başlayalım isterseniz.

Kaspars Berzins şu ana kadarki kariyeri boyunca hep müthiş umutlar vadeden bir oyuncu olmuştur. Ama kendisiyle çalışan tüm koçların ortak görüşü Berzins’in oyun zekasının çok düşük olduğu, hatta genel olarak da zeka seviyesinin tahammül boyutlarını zorlayacak düzeyde olduğu şeklindedir. Yine de üstün fiziği ve yetenekleriyle ile NBA yaz liginde Suns kadrosunda kendine bir yer bulmayı başardı. Yaz liginin ardından da Eurobasket’e hazırlanan milli takım kafilesine katıldı. İşte olaylar orada başladı. (2002′de Almanya’da süpermarketten bir şeyler çalarken yakalanan bir adamdan bahsettiğimizi unutmayalım) Kamp sırasında antremana geç gelmek, sakatlık numarası yapmak, kaldığı otellerde arıza çıkarmak gibi sayısız vukuatının ardından Efes Cup’ın son maçında Almanya karşısına sakatlığını bahane ederek çıkmadı. Oysa aynı günün akşamında kendisi çılgın bir partide dans ederken yakalanınca kadrodan çıkarıldı ve Letonya, henüz şampiyona başlamadan çok önemli bir uzununu kaybetmiş oldu.
Az önce yazdığım otelde arıza çıkarmak lafına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu Berzins’in tek başına yaptığı bir şey değil ve burada ceza alan diğer isimler de devreye giriyor. Medyaya mümkün olduğu kadar az yansıyan bu hadise Efes World Cup sırasında Letonya’lı oyuncuların Ankara’da kaldıkları otelde gerçekleşiyor. Alkol olayını abartan bir grup (net olarak kimler olduğu Letonya basınında yer almasa da verilen cezalar ipucu oluşturacaktır) tüm odayı kırıp dökerler. Bununla yetinmeyip odada ateş yakarak etrafında dans ederler. Ve duş başlığının içine bok koyarak(evet bildiğin bok) arkadaşlarına şaka yapma girişiminde bulunurlar. Bu şakanın kurbanı veya fikir babası kim bilemiyorum. Aslında bu olayların gerçekliği de sorgulanabilir. Resmi açıklamada söylenen otelde rahatsızlık verdikleri için otelden atıldıkları şeklinde. Rahatsızlığın detayını magazin dergilerinden öğrendim, o bakımdan haberden çok söylenti demek doğru olacaktır buna.
Berzins ilk anda seçilen bir kurbandı ve kadrodan çıkarıldı, fakat olaya karışan Kambala, Valters, Biedrins ve Skele de o anda kadro dışı bırakılsaydı Avrupa Şampiyonası’ndaki sonuç facia olacağından kendilerine bir şans daha verildi. Turnuvada da hiçbir şey oynamayan ekip yalnızca 13. oldu ve federasyon tarafından bu derece yetersiz olarak görüldü ve vukuatlı oyuncuların takımdan uzaklaştırılmasına karar verildi. En ağır cezayı alan Valters’e göz atalım biraz da.
Kendisini izlemiş olan süphesiz ki yeteneklerinden haberdardır. Saha görüşü, top hakimiyeti, dış şut gibi bir oyun kurucuda bulunması gereken her özelliğe sahip olan Valters, sevgili Sedat Koç’un benzetmesiyle iyice Pozecco gibi oynamaya başlamıştı. Ama tabi bunu iyi anlamda söylemiyorum, sıkça cıvıttığı ve gereksiz top kayıplarıyla takıma zarar verdiğini vurgulamak için söylüyorum. Babasının da torpiliyle (Valdis Valters, bir zamanların efsane Sovyet oyuncusu) takım içinde oldukça rahat hareket eden ve koçu pek takmayan bir arkadaş kendisi. Hatta yine bir söylentiye göre bir antremanda herkesin önünde takımın eski koçlarından Igors Miglinieks’e siktir çekmiştir. Son koçuyla arası pek iyi değildi zira. Birçok kez koçunun kenardan işaret ettiği setleri uygulamak yerine kafasına göre işler yapan Valters’in kendisine aşırı güvenmesi ve bu sayede takıma ve takım arkadaşlarına zarar vermesi de aldığı üç senelik cezada önemli etken olmuştur muhakkak. Sabah antremanlarının hemen hemen tamamına akşamdan kalma bir vaziyette katılması da aynı şekilde. Bu sene transfer olduğu Joventut’ta iyi bir sezon geçirdiğini, 10.1 sayıyla takımın üçüncü skoreri ve 5.4 asistle tüm ACB’nin ikinci asistçisi olduğunu hatırlatalım.
Sıra geldi dördüncü şüphelimiz Armands Skele’ye. Barons LMT takımının yıldızı Skele burada bir prens muamelesi görmektedir. Oysa bu aşırı ilgi onun hakettiği bir şey değildir. Ülkede çoğu insan Skele’yi basketboluyla değil de magazin haberlerinden, paparazzilerden, club maceralarından tanırlar. Hatta kendisine takılmış olan Esītis lakabı vardır ki, sürekli gittiği Essential isimli club’ın kısaltılmış ismidir bu aynı zamanda. Basketbol sahasında da aşırı gayri ciddi olduğu ve diğer takım arkadaşları gibi alkolü çok sevdiği söylenir. Otel vakasında en çok cezayı alanlardan biri olmasının sebebi geçmiş vukuatlarıyla ilgilidir tabi ki. Yoksa antremanlara sarhoş gelmek dışında son dönemde takıma verdiği ciddi bir zarar yoktur. Aslında ılımlı bir karaktere sahip olduğu da söylenebilir keza ceza aldıktan sonra federasyona bir yazı göndererek verilen cezanın haklı olduğunu ve bundan sonra davranışlarına çeki düzen vereceğini ifade etmiştir. Çok inandırıcı olmasa da en azından efendi bir şekilde yaklaşmıştır olaya. Oysa Valters, kendisine kasıtlı olarak haksızlık yapıldığını iddia ederek federasyonu dava edeceğini söylemişti.
Yakından tanıdığımız, sevdiğimiz Biedrins de Letonya’ya geldiği zaman NBA’dekinden farklı bir profil çiziyor. Eğer milli takım kampındaki davranış stilini bir şekilde NBA’e taşırsa, oradaki ömrü uzun sürmeyecektir. Aşırı alkol kullanımı, antremanlardaki ciddiyetsizliği sebebiyle aldığı cezanın dışında yanında gezdirdiği sarışın kızlarla da Letonya paparazzisinin favori isimlerinden biri olmuştur her zaman için. Bu kızlardan bir tanesi, yine bu takımın nasıl bir hâlde olduğunun güzel bir işaretidir aslında. Bahsettiğimiz bayan Katrina Valters. Soyadı tanıdık gelmiştir.
Bir başka milli takım oyuncusu olan Sandis Valters aynı zamanda Kristaps Valters’in kardeşi. Yanında gördüğümüz bu güzel kızla bir süre evli kaldıktan sonra boşanırlar. Buraya kadar bir problem yok. Ancak daha sonra Katrina, milli takımın bir başka oyuncusu Andris Biedrins’le görüntülenmeye başlar. Bu nasıl takım arkadaşlığı deyip Biedrins’e mi kızsak, para avcılığını abartıp tüm takımı sıradan geçirmeye kalkan sarışına mı yüklensek bilemiyorum. Kesin olan bir şey varsa, o da ortada ciddi bir çarpıklık olduğudur. Bir Çanakkale Biga’dan, bir de Riga’dan adam çıkmaz dememişler boşuna.
Asıl ironik olan bu kadronun şampiyona öncesindeki sloganının “Now or Never” olması. Never seçeneğini işaretleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor.
Bilgilendirici not: Oyuncuların ismini kendi dilinde telaffuz etmeye meraklı olanlara yardımcı olayım biraz. Biedrins’i okurken sondaki s’yi ş diye telafuz etmemiz gerekiyor. Berzins de aynı şekilde. Skele, Şçeele şeklinde okunuyor.
Teşekkür notu: Tüm bu bilgileri toplamamda yaptığı araştırmalar ve çevirilerle müthiş bir katkısı olan sevgili Santa Avisane’ye teşekkürü borç biliyorum.
Incoming search terms for the article:
Federasyonlar, FIFA, UEFA, vs. genelde sevmez Mourinho’yu. Çok da garip değil sürekli sivri açıklamar yapan, herhangi bir çarpıklığı görünce çat diye söyleyen bir adama karşı duyulan garez. Ancak bugünkü kura çekiminden sonra aklıma başka bir şey geldi. Acaba diyorum bu nahoş ikili ilişkiler kura çekimlerine yansıyor mu? Yoksa yalnızca tesadüf mü?
Tesadüf olan nedir, ondan bahsedelim. Bu sırada da geçmiş zamanda ufak bir Şampiyonlar Ligi yolculuğuna çıkacağız. 2003-2004 sezonu. Porto’nun mucize yaratıp şampiyon olduğu sezon. İlk turda eşleşilen takım Manchester United. Devamı çok da önemli değil aslında ama Lyon geliyor akabinde. Daha sonra Milan olması gerekirken Deportivo ve Arsenal/Real Madrid’den biri olması gerekirken Monaco. Ama dediğim gibi çeyrek finalden sonraları çok önemli değil keza güçlü bir takım çıkması zaten anormal bir durum değil. Burda Porto’ya kıyak yapıldı Deportivo, Monaco geldi de diyemeyiz, çünkü sürprizi bol bir seneydi ve baba takımların hepsi erken elendi. Değinmek istediğim nokta 2. turdaki Manchester eşleşmesi.
Geçelim bir sonraki sezona. Mourinho artık Chelsea’de, şampiyonluğun güçlü bir favorisi. Çektiği takımlar ise korkunç. 2. tur eşleşmesi Barcelona. Şampiyonluğa giden yolun devamı Bayern, Liverpool, Milan. 3. aşamada takılıyor hâliyle, Liverpool kahraman oluyor.
2005-2006 sezonunda grupların hemen sonrasında çekilen kura yine Barcelona. Tesadüf mü, yoksa Anders Frisk olayının bunda etkisi var mı?
2006-2007 sezonu tek ufak istisnamızı oluşturuyor. Porto geliyor ikinci turda, nispeten kolay bir eşleşme. Devamında Inter’i eleyen Valencia ve sonra yine Liverpool.
2007-2008 sezonunda Moskova’ya giden yol kolaydı. Olympiakos, Fenerbahçe, Liverpool (evet yine). Fenerbahçe süpriz yaptı desek, elediği takım Sevilla ki Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Chelsea havada kapar. Ama bir dakika, Mourinho yoktu o sezon. Son yıllardaki en kolay Chelsea kurası Mourinho’nun olmadığı sezona denk geliyor.
2008-2009 sezonunda Mourinho Inter’e geçiyor ama kuralarda değişen bir şey yok. 2. turda çekilen takım Manchester United.
Ve 2009-2010 sezonu. 2. turdaki rakip Chelsea. Ha grup birincisi olsun, kolay takımı çeksin diyebilirsiniz, ama gruplar da pek birinciliğe müsade etmiyor. Mourinho’nun geçmiş gruplarında Barcelona’lar Liverpool’lar eksik olmazdı. Zaten Barcelona ve Liverpool olayları ayrı yazı konusu. Ayrıca 2. de olsa, insana bir kere bile kolay bir takım çıkmaz mı? 2 kez Manchester, 2 kez Barcelona, 1 Porto, 1 Chelsea biraz fazla değil mi?
Komplo teorisi gibi algılanmasın, dikkatimi çekti sadece. Daha önce de Ozan’la konuştuğumuz bir hadiseydi, şimdi üstüne Chelsea eşleşmesi gelince içimde tutamadım daha fazla.

Man Utd, CSKA Moskova ve Wolfsburg. Yaklaşık 20 sezondur oynanan Şampiyonlar Ligi’nde bu tip grupların hangi takımlara, ne şekilde fayda ya da zarar sağladığı bilinmektedir, istisnaî durumlar dışında da alternatifini görmek zordur. Bir taraftarın da, teknik direktörün de aynı açıdan bakıp, gördüklerini iyi özümsemesi ve göremediklerini de aynı resme farklı açılardan bakarak görmek gereklidir.
Beşiktaş’ın ve o kalibrede yer alan diğer takımların en sevdiği grup tipi bu olmalıdır: grubu domine edecek ve maç seçme lüksüne sahip olacak bir ağır top, arkasından tercih edilebilir bir ikinci torba takımı ve son (yahut üçüncü) torbadan birinci torba dışındakiler ile çarpışan, birinci torbadan puan alma potansiyeli taşıyan bir son torba takımı. Wolfsburg belki son torbadan beklenen profili karşılamıyor, fazla güçlü kalıyordu ancak onların da neredeyse tüm kadrosu (tümü de olabilir, bilgi sahibi yorumda paylaşsın) CL bâkiri isimlerden oluşuyordu, geri kalan tercihlerden Standard ve Unirea sadece Beşiktaş’tan puan alarak bütün umutları tüketebilirdi.
Bu grup öncesinde ben kağıdı kalemi elime alsam, ilk puanı içeride birinci torba takımına karşı yazarım. Beşiktaş bu maçı ilk haftada oynadı ve bu da bir avantajdı, henüz form tutma trendine girmemiş, bu maçta puan kaybetme lüksünü göze alabilecek, en önemli oyuncusunu kaybetmiş ve oyun düzeninde beklenilenin biraz dışına çıkmak durumunda kalmış, kısacası 3. ya da (planların yolunda gitmesi ve grubun yakın puanlarla devam etmesi halinde) 6. Hafta oynanacak bir maçtan daha elverişliydi. Beşiktaş bana göre doğrusunu yapıp bol kademeli, orta sahayı ele geçirmeye çalışan defansif bir kurguyla oynadı, puana da fazlasıyla yaklaştı. Sonrasındaki fikstür daha zordu artık, dış sahada asıl rakiplere karşı iki maç ve sonrasında muhtemelen kazanmanın zorunluluk olacağı iç saha maçları.

Bu tabloda Wolfsburg deplasmanında alınan bir puan başarıydı belki, ama Beşiktaş’ın gruptan çıkmasını sağlayacak ofansif kurgudan yoksun olduğu aşikârdı ve takım henüz deneme bile yapmamıştı. Bu noktada Mustafa Denizli’nin açıklamalarını yanlış buldum ve sonraki maçlara etki ettiğini düşünüyorum. Wolfsburg karşısında oyuncuların üzerindeki baskı elden geldiğince alınmalıydı ama o bu baskının üzerine yük bindirdi. Belki gerçekçi olan Euro Cup hedefi düşünüldüğünde beraberliğin makul olabileceği bir maçtı ama öyle olmadı. Beşiktaş ilk kez denediği hücum ağırlıklı futbolda bocaladı, Denizli yanlış hamleleriyle tuz-biber ekti, sonuç Türk futbolunun alışkın olduğu kötü bir mağlubiyet…
Sonrasında gruptan çıkma şansları kadar, Euro Cup ihtimali de zorlaşmıştı, Man Utd galibiyeti de bu durumu değiştirmedi CSKA’nın çıkışı sonrası. Son maçta, maç 1-1 olduktan sonra oyuncuların ve taraftarın düştüğü psikolojik girdabın, bir puan ve biraz para kazanma ihtimali varken ve gol de atılmışken bütün direncin kırılmasının sorumlusu Mustafa Denizli.
Wolfsburg bana en başından beri daha iyi gözüküyordu Man Utd dışındakiler arasında. İlk maçı kazanıp, ikinci maçta kırmızılara diş bileyince daha net gözüküyordu bu. Onların hatası içeride Beşiktaş’a puan kaybetmek oldu, ama o puanı kazansalardı İnönü’de bu kadar rahat kazanabilirler miydi? Burada CSKA’nın hakkıymış demek gerekiyor. Onlar fikstür avantajını değerlendirdiler, ara maçlarda Man Utd’dan puan aldılar ve başardılar. CL’de de gruptan çıkmak bu kadar kolay aslında, resmin içinde kaybolmamak ve CL’yi de her sezon oynadıkları bir lig gibi değerlendirebilmeyi bilmeleri gerekir teknik direktörlerin. Denizli’nin hatası da bu belki de, yoksa 12 maçta sadece bir galibiyet alabilmiş olmasının açıklaması yok.
Incoming search terms for the article:
Rubin gerçekten Inter’i grubun dışına itebilecek, Barcelona’dan 4 puan alabilecek bir takım mıydı? Dinamo ve Rubin’in iki ağır toptan toplam dokuz puan çalması bir sürpriz miydi, yoksa bu grup dengeli ve zor muydu?
Bana göre her ikisinden de biraz var. Rubin’in bu grupta iki maçını izledim. Biri Barcelona’ya, biri Dinamo Kiev’e karşıydı. İki maçın arasındaki en belirgin fark, Barcelona karşısında rakibin kazanma açlığından faydalanmaları, Kiev’e karşı ise kendi kazanma açlıkları içinde kaybolmalarıydı. Daha teknik açıklamak gerekirse, çok fazla çıkmayan bir defans kurguları var, Semak bu defansa olabildiğince yakın oynuyor ve her ne kadar savunma görevleri daha belirgin olsa da, hücum alanındaki Dominguez ve Gökdeniz/Boukharov ikilisine topları o taşıyor. Savunma yapmayı iyi biliyorlar ve Dominguez’in liderliğinde yakaladıkları boş alanları iyi kullanıyorlar. Normal şartlarda kullanması tercih edilen diziliş, en önde deplasmanlarda hızlı Gökdeniz’i, içeride ise boğa kuvvetindeki Boukharov’u konumlamak ve arkasına Dominguez ile bir köprü kurmaktır. Kurban hoca en öne Dominguez’i koyuyor ve Roma’nın 4-6-0’ı gibi olmasa da, oyunu yönlendiren oyuncunun en uçta olmasının esas olduğu bir hücum planı içinde. Semak’ın da zaman zaman defansın arasına sızıp oradan topu taşıdığını hesaba katarsak, uç noktalar arasındaki bağlantıların Rubin’in başarısında kilit rol oynadığını söylemek yanlış olmaz.
Bu takım içeride Barcelona’ya pozisyon vermezken, Dinamo Kiev’e karşı da pozisyon bulamadı. Bunun ilginç olmadığını düşünüyorum zira CL’de karakteriniz dışına çıktığınızda genelde başarısız olursunuz. Nitekim son haftada Inter deplasmanına çıktılar ve gruptan çıkmak için bu maçı kazanmak zorunda olduklarını duyduğumda kaybedeceklerini düşündüm. Inter de, Barcelona da iş başa düşünce kazandılar, hele Inter’in Kiev deplasmanındaki galibiyeti grubun gidişatı için bir mesaj niteliğindeydi, 85’te 1-0 mağlup olduklarını düşününce.
Kiev’in elde ettiği puanlar, Rubin’in aksine kadro kalitesinden kaynaklanıyordu. Forvette Ukrayna’nın şu andaki en iyi forveti Milevskiy ile birleşen Shevchenko. Orta sahanın ortasında defansif görevleri hayli yüksek olan Vukojevic ve Mykhalik, ki ikisi de top kullanma becerisine sahip. Defansta yine ayağına top uyan isimlerden Almeida ve Yussuf. Kanatlarda Magrao-Yarmolenko, beklerde eski orta sahalardan Eremenko ve Betao. Diano Kiev, bu kadroyu korumayı başardığı takdirde hem Shakhtar’ın hali hazırda çatırdamaya başlayan Güney Amerika egemenliğini bozar, hem de yakın bir gelecekte CL’de tur atlar.
Barcelona’ya çok fazla dokunmak istemiyorum. Ne kadar iyi bir takım olduğunu biliyoruz ve kimle oynarlarsa, ne kadar sertlik görürlerse görsünler, kendi iyi oldukları şeyleri yapmayı başarabiliyorlar, olmadı Messi Kiev maçındaki gibi ortaya giriyor ve oradan çözüyorlar işi. Ekstradan dayatılan kupalar sonucunda lige de, CL’ye de yavaş girdikleri ortada ama Inter galibiyeti bu turda onlar için referans alınacak maçtır.
Inter’in de alması gereken çok yol olduğunu ve Mourinho’nun elinde istediği gibi şekillendirebileceği bir kadro olmadığını düşünüyorum. Mücadele gücü, orta saha baskısı gibi öğeler Stankovic dışında pek yok. Forvette Milito, Eto’nun da verimini azaltan bir yavaşlıkta. Daha fazla Balotelli görmeliyiz gibime geliyor ama Mourinho ondan daha iyi bir bitirici olan Milito’yu tercih ediyor, orta sahasına uyumlu bir forvet hattı yaratmak için. Tahmin ediyorum ki, Mourinho bütün bilgisini ve hünerini Chelsea serisinde gösterecek ve geçemediği takdirde Inter’den ayrılacaktır. Çünkü bu kadronun günümüz temposuna uymak için değiştirmesi gereken çok parça var.

Oğuz, temiz kalpli, genç, üniversite mezunu ve işsiz bir delikanlıdır. Üç yıldır birlikte olduğu Naz ile evlenmeye karar verir. Ancak Naz’ın babası Cemal Bey, saplantılı bir biçimde kızını milli formayı giyen birisine vermeye and içmiştir. Çaresizlik içinde kalan Oğuz, sporcu olmanın yollarını aramaya başlar, başarısız denemelerin ardından tam umudunu yitirmeye başladığı anda televizyonda hiç bilmediği bir spor dalı görür; “curling”. Oğuz ve çocukluk arkadaşları curling takımı kurarak kimsenin bilmediği bu spor ile kolay yoldan Milli Sporcu olmaya karar verirler.
Gideyim de bir Cool Runnings izleyeyim.


