Albiol de Real Madrid’de

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Ronaldo ve Kaka transferleri üzerine bişey yazmadık. Bu tip transferleri hiçbir zaman sevmedim, takımın taraftarlarının da bu ilüzyona nasıl kapıldığını anlamıyorum. Alt etmen gereken takım Barcelona, onun için de forvet hattını iki kat kuvvetlendirmek yerine orta sahayı sağlamlaştırman gerektiğini de biliyorsun, buna rağmen Sneijder, vd Vaart, Guti falan herkesin ipini çekip yıldızlara sıvıyorsun parayı.

Bana göre, Kaka gibi etrafındaki oyunculara da hükmeden, herkesin sevdiği bir yıldızı aldıktan sonra, daha küçük çaplı 3-4 tane eklemeyle geçen sezona göre aşama kaydetmiş bir takım yaratabilirdi Perez. Real Madrid’in geçmişinde payı olan pek çok eski yıldızın da söylediği gibi, uyum süreci, takım içi dengeler falan hiç hesap edilmeden yapılmış, bencil bir transfer. Çok da başarılı olacağını düşünmüyorum, Alex Ferguson’un disiplini ve taktik bilgisi altında bile bir sezon işleyen Ronaldo’nun, geldiği gibi etkisini göstereceğinden şüpheliyim. Bir de üzerinde sürekli Messi-Barcelona baskısı olacak, sadece onunla kalsa da iyi, tüm takımın üzerine bu baskı sirayet edecek. Takımı olası bir buhrandan çıkarması gereken adam da Pellegrini yani, düşüşe geçti mi çok zor toparlanmasıyla ünlü Villarreal’in hocası.

Kahve tribine kaptırdım ama işin özü bu. Futbolda denenmiş, yararlılığı ya da zararlılığı tescil edilmiş bazı yöntemler var. Real Madrid bir de bu durumu bizzat tecrübe etmişti. Şimdi 15 milyon € karşılığında Albiol’ü bağlamışlar Valencia’dan, milli stoperdir, iyidir, beklenen de bir transferdi zaten. muhtemelen Xabi Alonso’yu da alacaklar ama arkasından oturup kadroyu bir masaya yatırmaları lazım, akıllı bir kafayla. Şu anda Robben ve ufak Hollandalılar bir problem gibi gözüküyor, kaldı ki hedef en tepeyse bu takıma en az bir orta saha bir de defans lazım.

Olağan Şüpheliler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Letonya tarihinin en yetenekli kadrosu olarak nitelendiriliyorlardı. Öyle ki, 2001′de ezeli rakipleri Litvanya’ya Ankara’da fark atıp çeyrek finale kalan takımdan bile daha iyi bir kadroydu bu oyuncu bazında bakarsak. Bagatskis ve Stelmahers yoktu belki ama, oyunu olgunlaşmış bir Valters’le birklikte Skele, Blums, Berzins gibi yetenekli oyuncularla dolu kadroya bir de NBA çapında bile elit bir uzun olarak kendini kanıtlamış Andris Biedrins’in eklendiğini düşünürsek Letonya Federasyonu’nun bu kadrodan iyi dereceler beklemesi çok da abartılı bir istek değildi. Burada di-li geçmiş zaman kullanmamın bir sebebi var tabi. Zaten yazının konusu da bu olacak. Medyanın çeşitli organlarında bu kadroya neler olduğuyla ilgili bazı şeyler okumuşsunuzdur muhakkak. Bu yazılanları biraz daha netleştirmeye çalışacağım hazır yerel basını takip etme şansım varken.

Kadronun ilk çürük elması Kaspars Kambala oldu. 2001′de muhteşem oynayan ve geleceği çok parlak görünen bu sevimsiz dev adamın 2007′de kokain kullanmaktan ceza alması pek de şaşırtmadı kimseyi. Letonya insanı biraz gariptir. Sovyet dönemini yaşayan bu jenerasyonun çoğunun babadan fakir olması, onların paraya olan bakış açılarını farklılaştırmıştır muhakkak. Buna görmemişlik, öküzlük, vs diyebilirsiniz. Ama Letonyalı oyuncuların hemen hepsine görülen disiplin problemini en iyi bu şekilde açıklayabiliriz. Litvanya da aynı dönemlerden geçmiştir, ancak onların basketbol kültürü ve oyuna olan saygısı bambaşkadır. Bu sebeple oyuncularda ciddi bir disiplin anlayışı olmasa da basketbol oynarken bu yönlerini gizlerler. Oysa Letonya’da birinci spor hokeydir. Basketbolcuların bir çoğu için para ön plandadır ve yoksulluk içinde yaşadıkları dönemlerden sonra bir anda ciddi paralar kazanmaya başlayan bu gençlerin bu durumu çok hazzedemeyip, işi makaraya vurmaları çok da garip değildir. Neyse Kambala bir süre boksla da uğraştıktan sonra basketbola geri döndü ve 2009 kadrosunda kendine yer buldu.

Turnuvadan sonra ise Kristaps Valters üç sene, Armands Skele iki sene milli takımdan uzaklaştırılma cezası alırlarken, Efes Cup’ın ardından takımdan atılan Kaspars Berzins ile birlikte Kaspars Kambala ve Andris Biedrins de en ufak bir disiplinsizliklerinde uygulamaya konulacak bir senelik şartlı uzaklaştırma aldılar. Peki neydi bu adamların sorunu? Berzins’ten başlayalım isterseniz.


Kaspars Berzins şu ana kadarki kariyeri boyunca hep müthiş umutlar vadeden bir oyuncu olmuştur. Ama kendisiyle çalışan tüm koçların ortak görüşü Berzins’in oyun zekasının çok düşük olduğu, hatta genel olarak da zeka seviyesinin tahammül boyutlarını zorlayacak düzeyde olduğu şeklindedir. Yine de üstün fiziği ve yetenekleriyle ile NBA yaz liginde Suns kadrosunda kendine bir yer bulmayı başardı. Yaz liginin ardından da Eurobasket’e hazırlanan milli takım kafilesine katıldı. İşte olaylar orada başladı. (2002′de Almanya’da süpermarketten bir şeyler çalarken yakalanan bir adamdan bahsettiğimizi unutmayalım) Kamp sırasında antremana geç gelmek, sakatlık numarası yapmak, kaldığı otellerde arıza çıkarmak gibi sayısız vukuatının ardından Efes Cup’ın son maçında Almanya karşısına sakatlığını bahane ederek çıkmadı. Oysa aynı günün akşamında kendisi çılgın bir partide dans ederken yakalanınca kadrodan çıkarıldı ve Letonya, henüz şampiyona başlamadan çok önemli bir uzununu kaybetmiş oldu.

Az önce yazdığım otelde arıza çıkarmak lafına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu Berzins’in tek başına yaptığı bir şey değil ve burada ceza alan diğer isimler de devreye giriyor. Medyaya mümkün olduğu kadar az yansıyan bu hadise Efes World Cup sırasında Letonya’lı oyuncuların Ankara’da kaldıkları otelde gerçekleşiyor. Alkol olayını abartan bir grup (net olarak kimler olduğu Letonya basınında yer almasa da verilen cezalar ipucu oluşturacaktır) tüm odayı kırıp dökerler. Bununla yetinmeyip odada ateş yakarak etrafında dans ederler. Ve duş başlığının içine bok koyarak(evet bildiğin bok) arkadaşlarına şaka yapma girişiminde bulunurlar. Bu şakanın kurbanı veya fikir babası kim bilemiyorum. Aslında bu olayların gerçekliği de sorgulanabilir. Resmi açıklamada söylenen otelde rahatsızlık verdikleri için otelden atıldıkları şeklinde. Rahatsızlığın detayını magazin dergilerinden öğrendim, o bakımdan haberden çok söylenti demek doğru olacaktır buna.

Berzins ilk anda seçilen bir kurbandı ve kadrodan çıkarıldı, fakat olaya karışan Kambala, Valters, Biedrins ve Skele de o anda kadro dışı bırakılsaydı Avrupa Şampiyonası’ndaki sonuç facia olacağından kendilerine bir şans daha verildi. Turnuvada da hiçbir şey oynamayan ekip yalnızca 13. oldu ve federasyon tarafından bu derece yetersiz olarak görüldü ve vukuatlı oyuncuların takımdan uzaklaştırılmasına karar verildi. En ağır cezayı alan Valters’e göz atalım biraz da.

Kendisini izlemiş olan süphesiz ki yeteneklerinden haberdardır. Saha görüşü, top hakimiyeti, dış şut gibi bir oyun kurucuda bulunması gereken her özelliğe sahip olan Valters, sevgili Sedat Koç’un benzetmesiyle iyice Pozecco gibi oynamaya başlamıştı. Ama tabi bunu iyi anlamda söylemiyorum, sıkça cıvıttığı ve gereksiz top kayıplarıyla takıma zarar verdiğini vurgulamak için söylüyorum. Babasının da torpiliyle (Valdis Valters, bir zamanların efsane Sovyet oyuncusu) takım içinde oldukça rahat hareket eden ve koçu pek takmayan bir arkadaş kendisi. Hatta yine bir söylentiye göre bir antremanda herkesin önünde takımın eski koçlarından Igors Miglinieks’e siktir çekmiştir. Son koçuyla arası pek iyi değildi zira. Birçok kez koçunun kenardan işaret ettiği setleri uygulamak yerine kafasına göre işler yapan Valters’in kendisine aşırı güvenmesi ve bu sayede takıma ve takım arkadaşlarına zarar vermesi de aldığı üç senelik cezada önemli etken olmuştur muhakkak. Sabah antremanlarının hemen hemen tamamına akşamdan kalma bir vaziyette katılması da aynı şekilde. Bu sene transfer olduğu Joventut’ta iyi bir sezon geçirdiğini, 10.1 sayıyla takımın üçüncü skoreri ve 5.4 asistle tüm ACB’nin ikinci asistçisi olduğunu hatırlatalım.

Sıra geldi dördüncü şüphelimiz Armands Skele’ye. Barons LMT takımının yıldızı Skele burada bir prens muamelesi görmektedir. Oysa bu aşırı ilgi onun hakettiği bir şey değildir. Ülkede çoğu insan Skele’yi basketboluyla değil de magazin haberlerinden, paparazzilerden, club maceralarından tanırlar. Hatta kendisine takılmış olan Esītis lakabı vardır ki, sürekli gittiği Essential isimli club’ın kısaltılmış ismidir bu aynı zamanda. Basketbol sahasında da aşırı gayri ciddi olduğu ve diğer takım arkadaşları gibi alkolü çok sevdiği söylenir. Otel vakasında en çok cezayı alanlardan biri olmasının sebebi geçmiş vukuatlarıyla ilgilidir tabi ki. Yoksa antremanlara sarhoş gelmek dışında son dönemde takıma verdiği ciddi bir zarar yoktur. Aslında ılımlı bir karaktere sahip olduğu da söylenebilir keza ceza aldıktan sonra federasyona bir yazı göndererek verilen cezanın haklı olduğunu ve bundan sonra davranışlarına çeki düzen vereceğini ifade etmiştir. Çok inandırıcı olmasa da en azından efendi bir şekilde yaklaşmıştır olaya. Oysa Valters, kendisine kasıtlı olarak haksızlık yapıldığını iddia ederek federasyonu dava edeceğini söylemişti.

Yakından tanıdığımız, sevdiğimiz Biedrins de Letonya’ya geldiği zaman NBA’dekinden farklı bir profil çiziyor. Eğer milli takım kampındaki davranış stilini bir şekilde NBA’e taşırsa, oradaki ömrü uzun sürmeyecektir. Aşırı alkol kullanımı, antremanlardaki ciddiyetsizliği sebebiyle aldığı cezanın dışında yanında gezdirdiği sarışın kızlarla da Letonya paparazzisinin favori isimlerinden biri olmuştur her zaman için. Bu kızlardan bir tanesi, yine bu takımın nasıl bir hâlde olduğunun güzel bir işaretidir aslında. Bahsettiğimiz bayan Katrina Valters. Soyadı tanıdık gelmiştir.

Bir başka milli takım oyuncusu olan Sandis Valters aynı zamanda Kristaps Valters’in kardeşi. Yanında gördüğümüz bu güzel kızla bir süre evli kaldıktan sonra boşanırlar. Buraya kadar bir problem yok. Ancak daha sonra Katrina, milli takımın bir başka oyuncusu Andris Biedrins’le görüntülenmeye başlar. Bu nasıl takım arkadaşlığı deyip Biedrins’e mi kızsak, para avcılığını abartıp tüm takımı sıradan geçirmeye kalkan sarışına mı yüklensek bilemiyorum. Kesin olan bir şey varsa, o da ortada ciddi bir çarpıklık olduğudur. Bir Çanakkale Biga’dan, bir de Riga’dan adam çıkmaz dememişler boşuna.

Asıl ironik olan bu kadronun şampiyona öncesindeki sloganının “Now or Never” olması. Never seçeneğini işaretleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor.

Bilgilendirici not: Oyuncuların ismini kendi dilinde telaffuz etmeye meraklı olanlara yardımcı olayım biraz. Biedrins’i okurken sondaki s’yi ş diye telafuz etmemiz gerekiyor. Berzins de aynı şekilde. Skele, Şçeele şeklinde okunuyor.

Teşekkür notu: Tüm bu bilgileri toplamamda yaptığı araştırmalar ve çevirilerle müthiş bir katkısı olan sevgili Santa Avisane’ye teşekkürü borç biliyorum.

Incoming search terms for the article:

Do It Aziz!

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Şu an 2009 Draft’ı hakkında kesin olan birşey varsa, o da en fazla konuşulan oyuncunun Blake Griffin değil, Ricky Rubio olduğu, muhtemelen. Dolayısıyla da gündem Rubio’nun seneye nerede oynayacağı.
Rubio, Minnesota’nın seçimlerini tanıttığı basın toplantısına katılmadı. Daha önce de şehir için ne düşünüldüğü sorulduğunda “too cold!” demişti. Herşeyden öte, Minnesota bile Rubio’nun geleceğini tahmin etmedi ki, bir sonraki seçimiyle draftın aynı pozisyondaki en iyi ikinci adamı Flynn’i aldı. Knicks’te oynamak istediği her yerde yazıyor, Knicks GM’i Walsh da (ki Wolves’un yeni GM’i Kahn’la Indiana’da beraber çalışmışlardı), Rubio’yu istediklerini belli etti. Hiçbiri olmaması halinde Rubio, büyük ihtimalle, zaten NBA takımlarının karşılayamacağı (bilmeyene memo: NBA takımları, bir oyuncu için maksimum 500.000 $ bonservis ödeyebilir.) bir bonservis problemi yaşadığı kulübü Badalona’ya geri dönecek.
Bu dedikodu trafiğinde NY Post kaynaklı bir haber düştü bugün ve habere göre Rubio’nun Avrupa’da kalma ihtimaline karşı, Real Madrid ve bir Türk takımı da Rubio’yla ilgileniyormuş. Şu an Rubio’yu temsil eden menajerlik şirketiyle çalışan, Knicks’in eski Avrupa scout’larından Tom Shea’ya göre yarın bir Türk takımından resmi bir teklif gelmesi bekleniyormuş.
Ciddiyse Mr. Shea, bu paraları verebilecek tek takım, kaçan şampiyonluğun da hırsıyla Fenerbahçe. Efes diyenler de olabilir ama bu kesinlikle Efes tarzı bir transfer olmaz. Topuz’u Kayseri’den uçağa atıp jipine bindiren Aziz Yıldırım, Rubio’ya da aynı tarifeyi yapar, draft şapkası yerine malum şapkayı taktırır mı? Aman beyler, yukarıdaki resimler makara amaçlıdır, gülün, eğlenin diye Gürkan’ın ellerinden çıktı, gözünüzü seveyim, bunlar feyk! Fotoşop’çu Türk spor medyasına da ibret olsun, forma böyle giydirilir. “Bitirim İspanyol Fener’de!” diye yarın sabah çıkarsa da artık bu resimler sağda solda, eğleniriz biraz en azından.
Yanlız yakışmış forma ha.

Esintiler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Şampiyonlar Ligi ikinci tur kuraları bugün itibarıyla çekildi. Grupların hemen ardından iki maçlık eleme oynanma fikri alındığından beri hem maç yoğunluğunu, hem sürpriz ihtimalini hem de ulusal liglerin üzerindeki tartışmasız egemenliğini kaybettiğini düşündüğüm organizasyonda son 2-3 senedir olduğu gibi yine favori takımlar birbiriyle eşleşmiş, ikinci tura yakışmayan bazı müsabakaların tarihi atılmış. Bu sezon, önceki iki sezona göre teğet geçmiş sayılırız CL’yi, üvey evlat muamelesi yaptık (hangi organizasyona yapmadık ki?). Bu sebeple, ikinci tur kuralarına, ilk turu ve geçmiş sezonları kapsayan ufak bir yazı dizisiyle karşılayalım diyorum. Zaten Alp hocam uzun süredir makarasını yaptığımız, UEFA’nın desteğiyle makaradan komplo teorisine dönen, artık teoriden de çıktığına inandığım bir şekilde Mourinho baba kucağına verilmiş, o yazının ardını toplayıp önünü düzelterek devam etmek iyi olur.

Birinci turda pek çok sürpriz oldu, kim hangisine sürpriz der onu bilemeyiz -zira “ben demiştim” furyasının başını alıp gittiği bir dönemden geçiyor Türk medyası, herkes her sonucu tahmin etmiş; Rubin aslında zaten bu ışığı veriyormuş, Bordeaux konusunda geçtiğimiz sezon Galatasaray eşleşmesi öncesi-sonrası yorumların takıldığı çarklara ben dokunmuyorum bile, hele “İtalyanların deyimiyle invincibile” adledilen Barcelona’nın yaşadığı tökezlemeyi normal bulanlar? Ben en az sürprizden en çoğa doğru gideceğim, o sebeple önce G-H grupları.

Bu Arsenal ve Sevilla görece en kolay grupları çekmişlerdi, sürpriz ihtimali sıfıra yakındı zira hem topçular, hem artistler çok tempolu ve atak oynayan, fizik gücü üst düzeyde oyunculardan kurulu ve ikisi de zayıf takımlara karşı rahatlıkla fark yaratabilecek düzeyde kadro istikrarına sahipler. Bu iki takımı ancak defansif kurgusu oturmuş, orta sahanın hücuma yakın bölgesinde top kazanabilen ve bu topları da –bu iki takımın top kaybı sonrası yaptığı- rüzgar baskıyı dindirebilecek pas yüzdesine sahip takımlar durdurabilir ki o takımlar da bunu yaparken pek zorluk çekmiyorlar, son iki sezondur. Bu iki grubun da ikinci torba takımının nasıl o torbaya girdiklerini anlamış değilim, organizasyondaki “şampiyon takım sayısının artırılması” sonucu olsa gerek; ancak bir tarafa bakıyorsun Inter ya da Real Madrid, öbür tarafa bakıyorsun bunlar, garip oluyor, hâliyle.


C, D ve F’de ilk iki torba takımları çıktı, C’de Milan’ın Zürih’e 5 puan kaybedip Real’i deplasmanda yenmesi klasikler arasına girer diye düşünüyorum. Şu kadro, Milan’ın posası sayılabilir, Ancelotti’nin beş sezonda üç final oynattığı Milan’ın ideal 11’inden Nesta-Dida yanında orta saha komple aynı desek abartmış olmayız, Real maçını kazanan Pirlo-Ambrosini-Seedorf orta sahasını görünce. Milan hakkında söylenecek en net yorum, Pato’nun transferi sırasında anlatıldığı kadar efsane bir golcü olmadığı ama orta sahanın tıkırında olduğu sert maçlarda kendini kenarlarda kaybedip etkili olabilen şık bir son vuruşçu olduğu. Adam ceza sahasının sağı, solu, gelişine-gidişine affetmiyor yakaladı mı. Ona rağmen, Ronaldinho ne kadar oynarsa o kadar gidecek bir takım görünümünde Milan, dişlek kardeşim pas hatalarını azaltıp rolüne daha bir adapte olmuş gibi. Real için de fikirlerimi şurada aktarmıştım. CL’de olmasa da, İspanyol liginde görüyoruz ki Los Galacticos gibi değil, dirençli ve rakibini rahatsız eden bir takım gibi oynamak istiyorlar, en azından Pellegrina(!) bunu istiyor, Ronaldo şimdilik uslu çocuk, Kaka’yı zaten bilirsiniz. Raul sevdası hafiften törpülenmiş gibi, takım içinde yaptıkları haltlar ortaya çıktıkça hafiften Raul ve Guti’nin koğuş ağası günleri bitecek gibi. Marsilya’nın orta sahası güzel, kaşar da bir takım kurdular ve ne yalan söyleyeyim bu grup çıkınca onlar için üzüldüm, fazla uzun ömürlü bir takım değil gibi geliyor bana, bir yandan da, daha kolay bir gruptan çıkmaları işten değildi.


D’de Chelsea tabiri caizse ‘güle oynaya’ tur atladı, ikinci Porto’nun kaybettiği altı puan da mavi formalara karşı. Chelsea, son maçlarda yaşadığı düşüşe rağmen, ki ben bu düşüşün de kadronun doymuşluğu ve yoğun maç trafiğine verdiği reaksiyon ile fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum, Avrupa’nın en formda, en dengeli takımı. Geçtiğimiz sezon Barcelona’yı zor duruma düşürmeyi başaran bir tek onlardı, bu sezon da Barça geçen sezonki formunu yakalayabildiği takdirde güçlü adaylardan biri olacaklar. Son maçlarda ligde Zhirkov’u dahil etme çabaları var, ufak tefek sakatlıklar da bel büktü ama en büyük sorun Cech’in formsuzluğu. Hâlâ dünyanın en iyi kalecilerinden biri ama o talihsiz sakatlık olduğundan beri Çek kaplanı gitti, az hata yapan ama kapasitesi belli bir kaleci geldi. Porto’nun vizyonunun ve başarıya giden takımı kurma tecrübesinin artık Dragao’nun çimlerinden, mavi beyaz çubukların aralarına kadar sindiğini bilmeyenimiz yok, gelen gideni, giden geleni aratmıyor. Atletico öyle böyle tökezlemiyor, izlemedim de hiçbir maçlarını ama bildiğim bir futbol gerçeği varsa, bu takım içten çürümüş ve Aguero-Forlan-Perea-Simao-Maxi gibi küflü kaşarları temizlemedikçe toparlanamazlar gibi. Asenjo-Garcia-Camacho üçlüsü yanında Agüero tutulabilir gerçi, FM’den bildiğimiz kadarıyla ama operasyon şart, olmuyor böyle.


A ve E grupları birbirine bazı açılardan benziyor. Bir tarafta Juventus, bir tarafta Liverpool dışarıda kaldı, ikisinin de yakın geçmişte bu kupayı kaldırdıklarını hatırlamakta fayda var. Hadi Juventus yakın geçmişte bir yarı-felaket yaşadı, çok yaşlanan kadrosunu yenilemeye çalıştığı bir geçiş döneminde, teknik direktörü tecrübesiz, vs. Hadi onlar gruba dört maçta 8 puan ile başladılar ve onlardan daha güçlü kadrolara sahip olduğu rahatlıkla iddia edilebilecek Bayern ve Bordeaux’ya yenilerek gruptan çıkma şanslarını son maçta kaçırdılar. Bordeaux Fransa şampiyonu, en son Lyon’u deplasmanda yendi, deplasmanda çok dişli bir takım. Bayern kötü başladığı sezonda beklenen bir toparlanma yaşadı, Van Gaal’in arkasındaki Hoeness desteği hiç eksik olmadı ve Bayern’i yönetenler bu tip krizlerden çıkmayı iyi biliyorlar.


Ya Liverpool… Açık konuşayım, şu an Rafa Benitez’in yatacak yeri yok ve ben olsam sezon sonuna kadar da beklemez, hatta grubun son maçını da beklemez ve İspanya biletini kulağına bir şey fısıldama ayağına gizlice ceket cebine koyar, sonra da cep telefonuna kontrol etmesi yönünde bir not düşerdim. İngiltere’de ve özellikle Liverpool kadar köklü klüplerde motto haline gelmiş istikrar, Rafa Benitez döneminde Liverpool için sadece bir yöne işledi. Geçmişe fazla dönmeyeceğim zira ona da burada dokundurmuştum, bu gruptan gerçeklerle anlatmaya çalışayım Liverpool’un ne kadar zor bir durumda olduğunu: Grupta iki Debrecen galibiyeti dışında üç puan almışlıkları yok, evlerinde hem Fiorentina’ya hem de Lyon’a son dakika golüyle mağlup oldular, aldıkları tek kayda değer sonuç olan Lyon beraberliği de –bana göre- Lyon’un hayli üstün olduğu bir maçta geldi. Gerrard’ın sakatlanmasıyla birlikte müthiş bir düşüşe girdiler ve Avrupa’nın başarılı takımları arasında bu kadar tek oyuncuya bağlı bir takım daha yok. Fiorentina bu grupta 15 puan aldı! Gruptan çıkmalarını, en fazla Lyon ya da Liverpool’un birinin arkasına takılarak becermelerini bekliyordum ama 15 puan ne yahu?


Next: B ve D gruplarına derin dalış, ikinci tur kuraları

fotolar: espn soccernet

Incoming search terms for the article:

Road to Angola

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Afrika Uluslar Kupası bu sene felaketle başladı. Togo milli takımının başına gelen hadiseden sonra çatlak sesler yeniden başladı. Özellikle İngiltere’den, her kupa döneminde gelen “bu dönemde olmasa” sesleri son olaydan sonra “kupa iptal edilsin”e döndü. Copa America veya Avrupa şampiyonası gibi sezon sonlarında değil de sezonun tam ortasında yapılması her zaman tartışılan bir konuydu.
Cetvelle çizilen sınırları olan bir ülkenin (ve kıtanın) içindeki çatışmalara kıçını dönmekte sakınca görmeyen politikacıları seçenler de bu ağlak teknik direktörler, o kıtanın ücra köşelerinden Fransa’ya, Belçika’ya kaçak getirilip bir kaç sene sonra fahiş fiyatlarla bu gençleri alanlar da bu timsahlar.

Avrupalıların ikiyüzlülüğü ile ilgili yazılacak çok şey var ancak benim dikkatimi çeken başka bir şey var. Saldırıdan sonra organizasyon komitesi üyesi “tüm takımlarının ulaşımının otobüs dışında bir ulaşımla yapılması gerekliliği”nden bahsetti. “Otobüs dışında”nın anlamı, uçakla olmalı. Kural çok açık olmamakla birlikte Aristo’nun hala kızının bile mantık yürütebileceği şekilde yazılmış.
Confédération Africaine de Football
Regulations of the Orange Africa Cup of Nations ANGOLA 2010

Chapter 8 – Article 16

16.2. The host association is entitled to play its match in the capital of its country or in another city. In this latter case, the transportation expenses (round trip) of the visiting team from the capital to the city designated for the match will be borne by the host association.
16.3. If the distance between the capital and the venue of the match is superior to 200 Km, the host association shall provide the visitors with an air-plane transportation to the venue of the match and back. If this is not possible,  and provided both teams agree, the match shall be played in the capital city.
Bu bölümler organizasyon aşamasında, kupayı düzenleyen federasyonun, maçları ya başkentte veya başkent dışında bir şehirde yapabileceğine dair kural ile eğer başkent dışı bir şehir ise ve mesafe 200 km. ve üzerindeyse ulaşımın havayolu ile yapılması gerekliliğine dair kural. Bunun dışında, asıl açıklayıcı kural ise;
Reception Condition
The following minimum conditions of reception should be strictly respected:
30.1. Reception at the airport: A Committee formed of the officials of the host association must be at the airport to meet the visiting delegation and must provide all facilities for the entry formalities in the country. One official of the host association, who speaks the language of the visiting
delegation, will be at the disposal of the visiting delegation and will act
as liaison officer between the two associations.
30.2. Transport Facilities: One bus for the players and one car for the officials will be put at the disposal of the visiting delegation from the time of their arrival to that of their departure. Any additional vehicles are subject to an agreement between the two associations.
30.6. Seeing the visiting team off: Officials of the host association shall see the
visiting delegation off at the airport and shall facilitate all formalities for departure.
Okuduklarımızdan ne anladık; katılımcı ülkelerin ekiplerini “havaalanında” karşılayan (ve uğurlayan) bir komite var. Komite, gelen ekibin ülkeye girişinde yardım sağlıyor. Bu komiteden, gelen ekibin dilini konuşan bir arkadaş da hazır bulunmalı. 30.2 maddesini de, 30.1 maddesinde geçen “delegation” lafına takılıp “ama bu madde takımdan bahsetmiyor” karışıklığına yol açmasın diye ekledim.
Article 29 ise diyor ki;

The visiting association shall assume the travel expenses of its delegation. The host association shall assume the local transportation of the visiting team, its accommodation according to the above article 20 during three days before the match and two days after, at the most. In this case, the host Association shall keep the gate receipts of the match.
Togo milli takımı Angola’ya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti (eski adıyla Zaire) üzerinden giriyor. Hazırlık dönemini K.D.R’de geçirip Angola’nın kuzeyinden otobüsle ülkeye giriş yapan takım, kuzey bölgede saldırıya uğruyor. Togo futbol federasyonunun, Angola’nın veya herhangi bir Afrika ülkesinin yaşadığı iç savaş veya karışıklıktan haberi olmadığını düşünmüyorum. Bu konuları biz bile oturduğumuz yerden öğrenebiliyorken üstelik. Ancak Afrika’da  hava taşımacılığının, alışık olduğumuzdan daha farklı olduğunu da eklemek lazım. Bir önceki Afrika kupası zamanı, tesadüfen orada bulunan, Türkiye’nin en küçük havayolu şirketlerinden birinin uçağının, Kamerun milli futbol takımını Gana’ya götürüp getirdiğini söylersem konu hakkında bir fikir oluşturur sanıyorum. Üstelik Togo federasyonunun başına bundan 1 yıl kadar önce gelen felaketi de eklersek karayolunu neden tercih ettiklerini anlayabiliriz. Olaya tek taraflı, hatta İngiliz veya Fransız taraflı bakmadan yaklaşacak olursak, bu kupanın, halihazırda çok da önemsenmeyen bir kıta olan Afrika kıtasının gururu olduğunu eklemek gerek. İptal edilmesi yerine ertelenmesi (2011′e mesela) veya başka bir ülkeye alınması (Angola’nın yaşadığı iç karışıklıkta terörist grubun ekmeğine yağ sürmek olur bu) düşünülebilir. Süreç, Togo ve diğer federasyonların vereceği karara bağlı şimdilik.
Organizasyon ile ilgili tüm kuralları Bu adresten indirip okuyabilirsiniz.

Incoming search terms for the article:

Perili Otel

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Oklahoma City Thunder ile New York Knicks arasında oynanan maçı beklendiği üzere Thunder rahat kazandı. Mağlubiyetin sebepleri olarak saha içi ve saha dışı bir çok faktör sayılabilir muhakkak. Ancak New York’lu bazı oyuncuların mazereti oldukça enteresan. Önceki gece kaldıkları otelde hayaletler olduğunu ve gece uyuyamadıklarını iddia ediyorlar. “Kesinlikle inanıyorum” diyor Jared Jeffries, “orası tekin değil, korkunç bir yer.” Eddy Curry ise sadece 2 saat uyuyabilmiş, “olayın 10. katta olduğunu söylüyorlar ve o katta bir tek ben kalıyordum. Mecburen gecenin çoğunu Nate’in odasında geçirdim. O otelde hayalet olduğuna kesinlikle inanıyorum” diyor.

Eddy Curry’nin Nate Robinson’ın odasında takılması başka türlü de açıklanabilir tabi ama konumuz bu değil şu anda.

Bahsi geçen otelin adı Skirvin. 1910′da inşa edilmiş. Kuzeybatının en iyisiymiş zamanında. Otel sahibi W.B. Skirvin’in temizlikçi kızlardan biriyle ilişkisi olmuş ve kız hamile kalmış. İşler bir şekilde sarpa sarmış ve muhtemel bir skandali önlemek amacıyla Mr. Skirvin, kızı 10. kattaki bir odaya kilitlemiş. Bir süre sonra temizlikçi kız doğum yapmasına karşın hâlâ odadan çıkmasına izin verilmemiş. Bunun üzerine bebeğiyle beraber aşağı atlamış.

Yıllar içerisinde otelde kalan birçok müşteri geceleri çocuk ağlaması duyduğunu iddia etmiş. Bazı erkek müşteriler, odada yalnız oldukları sırada bir kadın sesinin kendilerine seslendiğini söylemişler. Çıplak bir kadın figürü gordüğünü ve hatta görünmeye bir varlık tarafından tecavüze uğradığını iddia edenler bile varmış. Ayrıca kendi kendine hareket eden nesneler de görülürmüş sıkça.

Otel, 1988′de kapatılmış ancak 20 yıl sonra tekrar restore edilerek, Skirvin Hilton adıyla hizmete açılmış.

Kupa Afrika’sı, Sinek Valesi

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Kupa maçları, Avrupa’daki hava durumu vs derken spor açısından kötü bir fikstürle başlayan 2010 için güzel bir durum oldu, Afrika Kupası’nın nihayet başlaması. Eurosport’taki doyurucu anlatımı da eklersek, izlememek için hiçbir neden yok.

Togo olayı çok can sıktı, bütün olanlara rağmen devam etmeleri için biraz daha uğraşılsa daha iyi olurdu. Biz demiştik, kaşındılar gibi yaklaşımlar yerine mağdur edilen oyuncular için çaba sarfedilmeli. Bu kıtanın insanının halinden yine bu kıtadakilerin anlaması lazım. Yıllardır cikletten çıkar gibi türeyen onlarca isyancı grup var Afrika’da bugün. Kimi petrol kuyularını ele geçiriyor/geçirmeye çalışıyor, kimi başka değerli kaynakları. Hükümetler ve diktatörler değişiyor veya değiştiriliyor. Amerikan, Rus, Avrupalı ve Çinli petrol ve silah şirketleri her taşın altındalar. Afrika’da birçok ülkede olduğu gibi, Angola’daki stadlarda da Çin imzası var. 40.000′den fazla Çinli işçi getirildi bu ülkeye inşaatlar sırasında. Angola’nın ne kadar zengin bir petrol ülkesi olduğunu söylemiş miydik? 27 yıl boyunca iç savaş yaşayan bir ülke, o kadar sürede neyi paylaşamadı veya paylaştırılmadı, çok ortada değil mi? İki ülkenin Marksist geçmişleri mi Çinlileri buraya getiren, yoksa kapitalist enerji tutkuları mı her taşın altından onların çıkmalarını sağlayan. Sudan’dan Çin’e yollanan petrolün, Darfur durumu süresince %60 artması tesadüf mü? Ödemeyi legal şekilde duble yol yaparak gerçekleştiriyorlar gözükse de, illegal gemilerle Darfur’a ikinci el silah, askeri araç vb. göndererek ne yapıyor olabilirler; yapılan kaldırımların, yolların üzerinde yürüyecek insanların öldürülmesine yardım ederek. Ortadoğu’dan farklı bir durum yok ortada. Neyse.
Şu ana kadar da keyifli maçlar izledik. Maçları tekrar anlatmaya gerek yok ama en zayıf takımlar bile inanılmaz mücadele ediyor. 4-4′lük, aynı zamanda dört-dörtlük, Angola – Mali maçından, golsüz Fildişi – Burkina Faso maçına kadar, bu konuda tatmin etti beni. Şu ana kadar gözlemlediğim tek eksiklik, takımların genel taktik anlayışlarına ve oyun planlarına çok önem vermemesi. Mesela fiziksel olarak bu kadar üstün olan Nijerya gibi bir takımın, özellikle bu alanda yetersiz kalabilecek Mısır’a karşı bu avantajının üzerine gitmemesi ve rakibinin oyununu kabul etmesi enteresandı ve yanlış değişikliklerle de ciddi organizasyon sıkıntısı çekmeleri, yetenekli kadrolarını çaresiz bıraktı. Mısır’a karşı olan antipatim, Nijerya’ya bu kadar kafayı takmamın sebebi olabilir. Cidden, saha içerisinde birbirini boğazlamaya bu kadar meyilli takım az var, diyelim ki Mısır formasıyla pas vermek yerine şut çekmeyi tercih ettiniz, bütün takım arkadaşlarınızın el-kol hareketlerine veya hoş olmayan sözlere maruz kalabilirsiniz.

Appiah ve Muntari olmadan, Gana biraz arkada kalmış gözükse de benim en merak ettiğim takımlardan biri. Bir kaç ay önce U20 Dünya Kupası’nı kazanan kadrodan birçok isim var Gana’da. Inkoom, Osei, Ayew ve Adiyiah gibi. Fildişi Sahilleri’ni ilk maçlarını kazanamamalarına rağmen beğendim, kağıt üzerinde de en iyi takımlar zaten. Le Guen’in Kamerun’unu izliyorum şu an ve pek ışık vermediler. Ama şu an underachiever gözüken bütün klas takımların, turnuva ilerledikçe kendilerine geleceklerini sanıyorum. Fildişi Sahilleri ve Gana sempatisiyle izleyemeye devam edeceğim gibi gözüküyor, hatta Mali’yi de bu listeye ekleyebilirim. 4-4′lük açılış maçında Kanoute’nin kafa golünü izlemeyen varsa hala izlesin, uzun zamandır bu kadar estetik bir kafa vuruşu izlememiştim.

Neredeler #5 – Darvin Ham

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


İzlediğim dönemler içerisinde, Michael Curry ile birlikte, Pistons forması giyen en kötü oyuncuydu Darvin Ham. NBA toplamını göz önüne alırsam da ilk 5′e rahatlıkla girer. Kendim de dahil olmak üzere şut stili bu kadar çirkin bir adam görmedim. Serbest atış çizgisinde bu kadar kalas olabilen kısa forvet sayısı da dünya genelinde bir elin parmaklarını geçmez.

Darvin dayı -ona böyle hitap etmek beni biraz rahatlatır- Pistons’tan ayrıldıktan sonra -ki kendisinin bir adet NBA şampiyonluk yüzüğü bulunmaktadır- Filipinler’de basketbol macerasını sürdürmeye çalıştı (Gittiği takımda daha önceden, Türk basketbol seyircisinin “Kim bu yavşak?” başlığıyla tanıdığı Richie Frahm da yer alıyordu) Ancak orada “bile” başarılı olamayıp geri döndü. Daha sonra NDBL’e geçti. NDBL’e geçtikten sonra izini kaybettiğim Darvin dayı, NDBL’de takas olduğunu öğrenmemi sağlayarak (ne gerek varsa?) tekrar şaşırttı. Bununla yetinmeyip, kendisini gönderen takıma asistan coach olarak geri dönerek değişik bir travmaya sebep oldu.

Varsayıyorum ki, NBDL’de Albuquerque Thunderbirds taraftarısınız ve takımınıza Darvin Ham isminde, 34 yaşında, hakkında Türkiye’de bile yazılar çıkacak kadar kötü bir oyuncu geliyor. Üstelik bu adama bir dönem katlandıktan sonra başka bir takıma gönderiyorsunuz ama daha sonra asistan coach olarak geri dönüyor. Benim kalbim kaldırmazdı açıkçası.

Darvin Ham’in en meşhur olayı ise, eşiyle tartıştığı bir gece kafasına eşi tarafından şarap şişesiyle girişilmesidir. Yengeye madalya takacaklarına ev hapsi vs. verdiler.

Dumur haftası

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Garipliklerle dolu maçlar geride kaldı, salı ve çarşamba gününde. Toplam 44 gol var, sadece beş evsahibi takım galip gelebildi, deplasman takımlarının çıkardığı toplam puan 25. Maç başına 2.7 gol, uzun zamandır hatırladığım en yüksek ortalamalardan biri, detaylı araştırmadım. Bir diğer ilginç nokta, yenilen gollerdeki savunma ve kaleci hatalarının fazlalığıydı. Casillas gibi futbol tarihine geçmiş bir efsane bile iki tane hatalı gol yedi. Raul, 66. Avrupa golünü attı ve bu dalda Gerd Müller’i yakaladı, bir gol daha atarsa -ki atacaktır- rekorlarına yeni bir satır ekleyecek.

Atılan 44 golün yedisi kendi kalesine. Rangers – Unirea maçında kendi kalesine atılmış tam 3 gol var. Mesela Bordeaux – Bayern maçında Ciani, önce kendi kalesini sonra rakip kaleyi sarstı, akabinde Bayern iki kırmızı kart gördü ve Bordeaux iki penaltı kaçırdı. Böyle maç kaç yılda bir olur?

Real Madrid – Milan maçında Dida’nın iki yediği gol de hatalı. Hadi Drenthe’nin şutunda köşeyi kapatamadı, ilk golde tuttuğu topu düşürmesine ne demeli? Öbür tarafta Casillas, Pirlo’nun şutundan çok daha zor pozisyonları kurtarmasıyla ünlü değil mi? Peki ya Pato’nun ilk golündeki hatalı çıkışı?


Barcelona’nın yenilmesi ayrı bir hikâye. Rubin Kazan, tanınmayan bir takım olmasının ekmeğini ilk haftalarda fazlasıyla yedi. Değil yenilmek, bu tip bir maçta zorlanması bile hayal gibi gözüken Barcelona’nın yaşattığı dumur, haftanın en büyüğü müydü, yoksa Inter’in gruptan çıkmasını engellemek için hazırlanmış sinsice bir plan mıydı?

Gökdeniz’in gol atması amma abartıldı yahu. Demek ki yurtdışında oynayan futbolcularımızdan beklentilerimiz o kadar azalmış ki, tüm hatlarıyla yüklenen Barcelona’yı takım halinde kontra yakalayan Rubin’in başarısını, golde ismi yazan Gökdeniz’e mâl ediyoruz, maçın hemen arkasından röportajlarla Barcelona’yı nasıl parçaladığını ballandıra ballandıra anlatmasını bekliyoruz. Olgunluk gösterip, “sadece gollerde hatırlanmak kötü” deyince de bize bozuk olduğunu zannediyoruz.


Mourinho dengesiz ilerleyişine devam ediyor. Henüz bir kadro istikrarı yakalayabilmiş değil, Lucio-Samuel kesinlikle günümüz futbolunda yeri olmayan bir ikili, en azından CL finalini hedefleyen bir takım için. forvetteki sakatlıkların da payı vardır elbette ama genel olarak yaşlı, fizik gücü yetersiz bir kadro var elinde ve bu malzeme de oynatmak istediği şablonu bozuyor. Inter sayesinde en sevdiği CL’nin son sekiz maçında galibiyeti yok.

Özellikle salı günü favorilerin performansları düşündürücüydü. Yeni şampiyonlar uygulaması CL’ye yaradı mı ne?


Bu da son dumur olsun. Maçlar bitmiş, kurmaylarımla özetleri bekliyorum. Maçların skorlarına da bakmamışız, heyecanla dünkü gibi sürpriz skorların çıkmasını, güzel golleri görmeyi bekliyoruz. Star’ın yarım saatten fazla süren reklam-maç hakkında cümle-reklam-maç hakkında cümle-reklam sirkülasyonu akabinde Sabri Ugan uzay fonuyla yayına giriyor. Onun sunumlarında sesi kapatıyoruz ki, bu kadar dayandıktan sonra şok bir spoiler ile sarsılmayalım. Son maça kadar geliyoruz, Chelsea-Atletico Madrid, en çok merak ettiğimiz sonuçlardan biri. Ses yine kapalı, ama resmen beynimizi okuyan Sabri, spoiler vermenin bir yolunu buluyor ve eliyle 4 işareti yapıyor. İnanması güç…

Incoming search terms for the article:

Vahşi Atlar, Sürükleyin Beni

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Barcelona formalı bir çocuk gördüm yolda. 10 yaşından gün almamış belli ki. Yakasına yapıştım hemen, fena hâlde kalayladım çocuğu. Çıkarttırdım formayı. Endüstriyel futbol eleştirisi yapan entel bir blogçuya daha ihtiyacı yoktu bu ülkenin. “Bugün Mourinho işinizi bitirecek,” dedim. Çocuk neden bahsettiğimi anlamadı bile. Neyse ki telefonum çaldı da kendi hâline terk ettim elemanı. Yoksa işin peşini bırakmazdım. Kafam fena hâlde bozuktu.

Arayan kadim bir dostumdu, Arda diye de bilinir bu ortamlarda. Önemli biridir, Mick Jagger’ı görmüşlüğü vardır. Öyle bir hikâyedir ki bu Kanat Atkaya’nın yazısına bile girmiştir. Hatta daha da garibi başka bir Arda hikâyeyi çalarak kendisininmiş gibi anlatmıştır. “Pası solda giden Prekazi’ye verdim, Prekazi gidiyor, ben gidiyorum” dedi karşıdaki ses ben bunları düşünürken. “Tutana aşk olsun” dedim. Ne demek istediğini anlamıştım. O da beni anlamıştı. İyi bir haberdi bu. Günün ilk iyi haberiydi henüz, tek olma ihtimali de yüksekti.

Inter’in on birini düşündüm. Bütün defansif orta sahaları doldurmuş Jose. Stankoviç oynasa daha iyi değil miydi? Zaten top genelde Barcelona’da kalmayacak mıydı? Pas pas pas bayıltacaklardı ne de olsa. Savunma anlamında ha Stankoviç oynamış, ha Muntari. En azından Sırp olanın hücumda büyük faydası dokunacak sana. Neyse Mourinho benden daha iyi bilecekti şüphesiz. Kafam bozuktu yine de.

Kafam ilk on bire bozuk değildi tabi sadece. Büyük heyecanla hazırlandığım maçın muhtemelen sıkıcı geçecek olması dışında kafamı bozan bir de eski kız arkadaşımla ilgili problemler vardı. Önceki gece hortlamıştı tekrar bunlar. Oysa evde abimin misafirleri olmasaydı (Rus kızlara misafir demek tüm yaşadıklarıma rağmen benim inceliğimdir, yoksa olmaz öyle misafir falan) ve ben de kendi odamda yatıyor olsaydım, televizyon, müzik falan derken hoş düşüncelerle uykuya dalacaktım. Uzun zamandır etrafta dikkati dağıtacak herhangi bir şey olmadan uyuyamıyordum. Ya kitap okuyarak uyuya kalmalıydım, ya da televizyon izleyerek. İstemiyordum ışığı kapatıp, yorganı çekip kendimle baş başa kalmak. Ama mecbur bırakıldım. Asıl sebep buydu işte. Kendimden korkup sabaha kadar şarap içmemiş olsam ve dolayısıyla uykumu alıp güle oynaya çıksam yola, ne Muntari’ye takacaktım kafayı bu kadar ne de Barcelona forması giymiş yavrucağa.

Gece olunca garipleşiyor insanoğlu. Biraz da karanlığa atıyorum suçu. Normalde açmayacağınız birinin telefonunu açıyorsunuz, ve öğrenmemeniz gereken şeyler öğreniyorsunuz. İzlememeniz gereken bir Pussycat Dolls klibi izleyip şarkı bir anda I Will Survive’a dönüşünce şaşırıyorsunuz ister istemez. Hele ki askerden yeni dönmüşseniz, kız arkadaşınızdan yeni ayrılmışsanız ya da babanız kafayı sıyırıp aileyi tümden parçalamanın kıyısında dolaşıyorsa sizin de akıl sağlınızı korumanız zordur geceleri. Oranlar yüksek diye sistemli oynadım bu üçünü ama keşke direk kombine yapsaymışım, tutuyormuş.

Önceki gece yapmamam gereken şeylerin sonucu olarak bozulan kafam ve bunu düzeltmek için çıktığım yolculukta artık otobüs durağına gelmiştim. Sıkıcı bekleme sürecini enteresan hâle getirmek adına kafamda oynamaya başladım maçı. Uzaklardan atılmış bir Sneijder golüyle başladı maç. Puyol’un kayarak yaptığı pas arası girişimi başarısız olunca topla buluşan Hollandalı ve onun yolladığı roketi ilk kez ağlarda gördüğü için ışınlanmaya ciddi ciddi inanan Valdez… Barcelona tam ikinci yarıda oyuna giren Iniesta ile eşitliği yakalayacaktı ki, otobüs geldi. Gol geçersiz.

Otobüs o kadar kalabalıktı ki içeride Efes-Panathinaikos maçı oynanıyor zannettim. Giriş de bedava. Zar zor adımımı attım içeri ve arkaya doğru ilerlemeye başladım. “Hop” dedi muavin, “ücreti ödemeyecek misin?” diye sordu. “Maç bedava değil mi?” dedim, anlamadı. “Çok kalabalık da, o bakımdan” diye açıklayıp parayı ödedim. “Arkada yer var” dedi. Muavinler her zaman arkada yer olduğunu zannederler. Bozmadım ben bu güzel hayali, varsın öyle bilsin.

İki tarafımdan preslenmiş bir hâlde tutunmaya çalışırken bir yandan da göz ucuyla hikâyeye bir de kız katabilmek için uğraştım. Güzelinden çarpmadı gözüme. Bir tane vardı ama onla da anca rap yapılır. Fazlası zarar. Örümcek Adam’ın birinci filminin başında Peter’in dış ses olarak söylediği bir laf vardı. Tam hatırlamasam da anlatmaya değer tüm hikâyelerin bir kızla ilgili olduğunu söylüyordu. İnanır mısınız, sırf bu yüzden sevdim o filmi. Çok ilgi duymam yoksa süper kahraman filmlerine.

İşte bu yüzden uğraşıyorum hikâyeye kız katmaya. Bunu kasıtlı olarak yapmak yazarın doğallığından ödün vermesi anlamına gelir mi? Gelir tabi. Gerçek bir hikâye anlatıyorum ayağı yaparken, olay ilginçleşsin de anlatayım diye gerçeği değiştirmeye çalışırsanız, bunun kurgudan pek bir farkı kalmaz. Ama kurgu da iyidir sonuçta. Bilim ile beraber güzel bir ikili oluştururlar. Yanına bir de ayran.

O kadar askere gittik, millet oradaki malzemeyle kitap yazıyor, stand-up gösterisi hazırlıyor, ben yazacak bir anekdot bile bulamıyorum. Gerçeğin ebesini gördüm orada, kendi ebemi de gördüm zaman zaman, fakat şöyle oturup da bir şeyler karalayacak iç huzuru bulamadım. Baya da plânlarım vardı. Bir dünya boş zaman, yazabildiğin kadar yaz. Öle yaz. Düşe yaz. Olmadı işte. Kız olmayınca işin içinde çıkaramadım tatmin edici bir hikâye. Etrafımda kız vardı aslında. Şöyle enteresan bir olay da yaşadım. Benim şoförle beraber karakoldan çıkıyoruz, rutin görevlerden biri. Oralardaki evlerde oturan bir taşra kızı dikkatimi çekiyor. 14-15 yaşlarında. Şoföre diyorum, “bak bu kız ileride çok güzel olacak ha, buradan kurtulmanın bir yolunu bulursa hele çok can yakar.” Gülüyor mülüyor çocuk da, pek tepki de vermiyor. Sonradan öğreniyorum ki bizim götveren şoför kızla yiyişiyormuş arada yukarıdaki parkta. Kız da güzel sahiden. Kızıl saçlı, doğal kızıl. Yapay kızıl zor zaten oralarda. Uzun boylu, endamlı, mavi gözlü. Bizim eleman ise bir o kadar çirkin. Şekerle kandırdı herhalde, bilemiyorum.

Otobüste kaldık en son, biraz daha ilerleyelim. Camdan dışarıyı seyrettim biraz boy avantajımı kullanarak. Kırmızı ışıkta durduğumuz bir ara güzel bir kare yakalamayı başardım. Güzel bir kız vardı, ince uzun. Düz saçlı böyle, saçlar memelerine kadar uzanmış. Üzerinde bir tang-top, beli açıkta bırakan cinsten. Sevdiğim bir giyim tarzı ki çok fazla göremiyoruz ülkemizde, görünce de bakıp geçmem, olayın derinliklerine inerim. Kız vermiş fotoğraf makinesini herifin birinin eline poz veriyor. Verdiği poz tam bir klasik, biraz tarif edeyim anlayacaksınız. Arkasını dönmüş, ama tam değil, yarım dönüş. Kafa dönebileceği kadar dönük, kopmak üzere. Suratta çalışılmış bir gülümseme. Eller belde, bacakların biri bir adım kadar önde. Öndeki bacak dizden hafif kırılmış durumda, böylece vücudun balansı o yöne doğru bozulmuş. Birçok kızın ratemybody’sinde var olan fotoğraflardan. Bu poz tüm kızlara bağışlanan doğal bir içgüdü olsa gerek. Temel üç güdüden bir tanesi budur belki de. Arka fon açısından ise şanssız baya bu kızımız, İncirli’nin oralar zaten, binadan başka bir şey yok. Yabancıydı büyük ihtimal, keza yaşanan olay yerli birine ait görünmedi bana hiç. Kızımız dedik az önce ama fark etmez, hepsi bizim kızımız. Efes tribününden tezahüratlar yükseliyor bu arada. Ne Yunan, ne Alman, hepsi de ibneler…

İnmek için ciddi bir mücadele verdim. Önce ilk rakibimi spinle geçtim, ardından sağa fake atıp sola hareketlendim. Karşımdaki altı kişilik barajın üzerinden aştım. Yere indiğimde diz çöküp keman çalma sevinci yaptım Gilardino misali. Artık özgürdüm ne de olsa. Tekrar sokaktaydım ve istediğim yöne gidebilirdim.

Abartmadım özgürlüğü, gitmem gereken istikamete gittim. Maç izlemekti asıl amaç ne de olsa. Çapa’nın dar sokaklarında ilerlemeye başladım. Queens’e benziyor demişti New Yorker bir arkadaş buralar için. Köhne bir sokağa döndüm ve hemen köşede sandalyesine oturmuş internete bağlanan biriyle karşılaştım. “Peki” dedim “vayırles ve kablonun olmadığı yerde nasıl internete bağlanıyorsun?”

Maç çok kötüydü. 0-0 bitmekle kalmadı, ekran başında bayılttı. Bayılmaya müsait bir kadroyla izlediğimizi de belirtmek gerek. Zaten çok heyecan verici bir maç değildi de işte Şampiyonlar Ligi’nin ilk haftası böyle heyecanlandırıyor insanı. Neyse kadro demiştik, süpır kadro. Ozan Aydın, Taner Gülleri, Arda Arşık, Arda Diraz, Sedat Koç, Mustafa Koç, Emek Ege, Murat Ege, Kenan İmrizalıoğlu ve daha niceleri. Sigara içiyoruz paso, ev duman altı. Göz gözü görmüyor.

Kadro zayıflıyor saat ilerledikçe. Sakatlar, cezalılar. Bazen geniş kadro kursan da fayda etmez işte. Film koyalım diyoruz, net bir karara varamıyoruz. En sonunda Emir Kusturica’nın Maradona’sını koyuyoruz. Farkını en baştan belli ediyor. Maradona’nın hayatını anlatmıyor Emir, onunla beraber yaşıyor. Biz de kameralar sayesinde izliyoruz. Sayısız detay var gülümseten, iç burkan. Ama iş Maradona’nın seslendirdiği “ole ole ole Diego Diego” şarkısına geldi mi kopuyor asıl. Yanık bir sesle okuyor şarkıyı El Diego. Eskilerden görüntüler geliyor ekrana aynı anda. Küçük kızın el çırparak tezahürata katılması müthiş. Daha da küçük olan ikinci kızın ekranda gördüğü babasını tanıması da yüzleri güldürüyor. Bu kızın şu an Aguero ile evli olduğu geliyor aklıma, canım sıkılıyor biraz. Diego kızlarını da sahneye alıyor zorla. Güzel bir aile tablosu çiziyorlar. Çok zor anlarda aileyi bir arada tutmayı başardığı anlatılıyor Claudia’nın. Sonuna kadar tutamamış tabi, boşanmışlar en sonunda. Kolay değil aldatan, kumar oynayan, kokain kullanan bir kocayı idare etmek, adı Maradona da olsa, Pele de olsa fark etmiyor. Sonunda Manu Chao, La Vida Tombola’yı söylerken gözler doluyor hafiften.

Öylece yığılmışız koltukta. Sabah olmasın diye kasıyoruz. Gözler kapanmasın diye muhabbete zorluyor herkes birbirini. Benim içimden Osman Yağmurdereli şarkıları geçiyor. Başkasının içinden şehirler geçiyor. Saat 7’yi 5 geçiyor. Hareket vakti.

Not 1: Bahsi geçen maç 16 Eylül 2009′da vuku bulmuştur.
Not 2: MC Ege’nin
Barcelona yazıları güzel değil miydi?

Incoming search terms for the article:

Google Maç Yayını
TURKCELL SÜPER LİG'İN TÜM YAYIN HAKLARI (DİGİTURK) DIGITAL PLATFORM ILETIŞIM HİZMETLERİ A.Ş YE AİTTİR,
BU SİTE DE LİGTV YAYINI  VEYA BAŞKA BİR KURULUŞUN YAYINLARI YAPILMAMAKTADIR. SADECE BİLGİ PAYLAŞIMI YAPILMAKTADIR.
BURADAKİ TÜM BİLGİLER (YAZILAR, RESİMLER) KAYNAK GÖSTERİLEREK YAYINLANMAKTADIR.