Albiol de Real Madrid’de

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Ronaldo ve Kaka transferleri üzerine bişey yazmadık. Bu tip transferleri hiçbir zaman sevmedim, takımın taraftarlarının da bu ilüzyona nasıl kapıldığını anlamıyorum. Alt etmen gereken takım Barcelona, onun için de forvet hattını iki kat kuvvetlendirmek yerine orta sahayı sağlamlaştırman gerektiğini de biliyorsun, buna rağmen Sneijder, vd Vaart, Guti falan herkesin ipini çekip yıldızlara sıvıyorsun parayı.

Bana göre, Kaka gibi etrafındaki oyunculara da hükmeden, herkesin sevdiği bir yıldızı aldıktan sonra, daha küçük çaplı 3-4 tane eklemeyle geçen sezona göre aşama kaydetmiş bir takım yaratabilirdi Perez. Real Madrid’in geçmişinde payı olan pek çok eski yıldızın da söylediği gibi, uyum süreci, takım içi dengeler falan hiç hesap edilmeden yapılmış, bencil bir transfer. Çok da başarılı olacağını düşünmüyorum, Alex Ferguson’un disiplini ve taktik bilgisi altında bile bir sezon işleyen Ronaldo’nun, geldiği gibi etkisini göstereceğinden şüpheliyim. Bir de üzerinde sürekli Messi-Barcelona baskısı olacak, sadece onunla kalsa da iyi, tüm takımın üzerine bu baskı sirayet edecek. Takımı olası bir buhrandan çıkarması gereken adam da Pellegrini yani, düşüşe geçti mi çok zor toparlanmasıyla ünlü Villarreal’in hocası.

Kahve tribine kaptırdım ama işin özü bu. Futbolda denenmiş, yararlılığı ya da zararlılığı tescil edilmiş bazı yöntemler var. Real Madrid bir de bu durumu bizzat tecrübe etmişti. Şimdi 15 milyon € karşılığında Albiol’ü bağlamışlar Valencia’dan, milli stoperdir, iyidir, beklenen de bir transferdi zaten. muhtemelen Xabi Alonso’yu da alacaklar ama arkasından oturup kadroyu bir masaya yatırmaları lazım, akıllı bir kafayla. Şu anda Robben ve ufak Hollandalılar bir problem gibi gözüküyor, kaldı ki hedef en tepeyse bu takıma en az bir orta saha bir de defans lazım.

Ne dedi?

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Spor Servisi’nde dinledim, sabah sabah tebessüm ettirdi. Diğer kaynaklara bakınca Fanatik’in işe yine biraz mizah kattığı ortada tabi.

“Krasiç’e ne kadar iyi bir futbolcu olduğunu, CSKA’dan ayrılıp, kariyerine Avrupa’da yön vermesi gerektiğini söyledim. O da bana, ‘Avrupa’dan teklifler var. En ciddi Liverpool istiyor, ama hoca bırakmıyor. Şu maç bir bitsin. Hocanın ayaklarına kapanacağım ve gitmek isteyeceğim’ dedi. Ben de, ‘10 senedir Beşiktaş’tayım. Teklifler geldiğinde gitmedim. Eğer kalırsan, bir daha bu teklif kapına gelmez’ diye uyardım. Kendisi de beni övdü ve güçlü bir futbolcu olduğumu dile getirdi. Bu arada Krasiç’le de İngilizce konuştum ve İngilizcemi konuşturdum!”

Kimin Yalancısıyız: Fanatik

Ronaldo, Messi

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

İkisi de birbirinin yetenek ölçütü. Sürekli kıyaslanıyorlar ve bundan zevk alıyorlar. Her ne kadar benzer mevkilerde, paralel rollerle oynasalar da, arada sırada birbirlerine gönderme yapmaktan büyük bir zevk alıyorlar. Ronaldo’nun Marsilya’ya attığı müthiş frikik golünü izledik Salı gecesi, sadece Benjamin’e özgü sandığımız akula vuruşunun bir klonunu yaptı 35 metre mesafeden; ertesi akşam bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle Barcelona’nın bayıltan %78 futboluna renk kattı, kendi kazandığı faulde bizlere Hagi’yi anımsatan yumuşaklık ve şevkatle okşadı topu.

Bu ikisinin futbola kattıkları, son iki senede pek çok antrenöre kitap yaktıran, transfer rekorlarını alt-üst ettiren o müthiş yetenekleriyle sınırlı değil, aslında. Ronaldo Man Utd formasını giymeden önce tanıyan yoktu, o transferden kısa bir süre sonra U21 maçında bizim çocuklara karşı izlemiştim, çelimsizdi, bireyseldi, etkisizdi tüm yeteneğine rağmen. Yine de dünyanın en iyi futbolcularından biri olabileceğini anlatan bir yumuşaklık vardı bazı hareketlerinde, hedefe doğru giden hareketi yapmayı öğreten Sir Alex kadar, bıkmak usanmak bilmeden çalışan Ronaldo’nun da payını es geçmemek lazım bu gelişimde. Elde ettiği onca başarıya, attığı onlarca unutulmaz gole, futboluna eklediği saymakla azalmayacak boyutlara rağmen, 2008 finalindeki aciz Man Utd görüntüsü onu yeni bir hamleye itti.

Şöhrete, ilgiye, paraya, kadınlara –kısacası ilkel benlik altına gizlenmiş tüm kibir ve hırs yansımalarına duyduğu açlık kimseyle kıyaslanmayacak boyuttaydı, bunlara ulaşmak için antremanda yaptıkları yetmiyordu; çünkü onu hep United çıtasının altında tutmaya çalışan Sir’ün şevkatli kollarında teslim olmuştu en büyük rakibi ve çıtasına, Messi’ye. Bir önceki sezon da Real Madrid’e gitmek istemişti ama artık gitmek ‘zorundaydı’, çünkü Messi ile göğüs göğüs çarpışabileceği tek yer orasıydı, sadece Messi’yi değil, onun üzerindeki formanın ve etrafındaki manganın yıkılmaz görünen hakimiyetini de delmek ve böyle anılmak istiyordu: Barça’ya karşı Real’in onurunu kurtaran adam.

Barcelona – Real Madrid, mes que un derby… Mes que un teatro hatta, kimileri için daha da fazlası. Şu anda Messi ve Ronaldo için çok daha fazlasını ifade ettiği kesin. Bu göndermelerden daha çok izlemek umuduyla…

2009 FIFA Puskas Yılın Golü

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Fifa, 2008 – 2009 sezonunun en iyi 10 golünü belirlemiş, en iyiyi seçmek için anket devam ediyor. Oyunuzu bu sayfadan verbilirsiniz. Benim oyum, Bnei Yahuda’nın genç forveti Eliran Atar’ın Maccabi Netanya’ya karşı, rövaşata nasıl atılır dersini verdiği muhteşem gol. Atar, soyadını haklı çıkarır şekilde sezonu İsrail’de gol kralı olarak kapadı. (Ha oyumu verdim ama benim için 2008 – 2009′un golü Semih’in Hırvatistan’a attığı goldür, sezona dahil sayılır mı bilmem ama.)
Listede yine korkunç goller var, hepimizin hatırlayacağı. Cristiano Ronaldo’nun Porto’ya, Grafite’nin Bayern’e, Nilmar’ın Corinthians’a, Mphela’nın İspanya’ya ya da aynı maç içinde Essien ve Iniesta’nın karşılıklı attığı mükemmel goller gibi.

Tabi söz konusu liste hazırlamak olunca, eleştiri kaçınılmaz. Ben de kendimce ilk bakışta göremediğim veya youtube’da biraz gezinince hatırladığım birçok muhteşem golün listedışı kaldığını ve en iyi golü seçmenin gereksiz bir iş olduğunu gördüm. Onun yerine Fifa, atıyorum, en güzel 50 golü seçse her yıl ve bir dvd yapsa, görüntülerin arasında golü atanların veya yiyenlerin kısaca yorumları veya esprileri olsa, gelirleri de mesela Afrika’daki çocuklara top, pabuç falan olarak aktarılsa para vermez misiniz? Ben veririm.

Mesela listede Atar’ın gelişine vurduğu muhteşem bir rövaşata varken, Adebayor’un Villareal’e deplasmanda attığı rövaşata gol biraz hafif kalmış. Futbol tanrıları, beni affedin, rövaşata beğenmemezlik yapmıyorum ama Atar’ın golü de çıtayı çok yükseltiyor yahu.

Ibrahimovic’in geçen sezon, Bologna’ya attığı akrobatik karatecimsi golü mesela gözler arıyor veya Atalanta’ya attığı topuk golü mesela? Molto beeene.

Juninho’nun Barcelona’ya sol korner direğine yakın mesafeden attığı frikik golü unutabilen var mı? Ya da aynı maçın rövanşında, Nou Camp’ta Messi’nin 3-4 Lyon’luyu geçip, sonra çok sade olmasın bir de verkaça gireyim dediği gole ne dersiniz? Belki de Barcelona’nın, Bayern Münih’i sahadan sildiği eşleşmede, deplasmanda 100 pasla gelip, Bayern’in ceza sahası içinde 4 pas yapıp Keita’yla bulduğu gole ne demeli?

Geçen sezonun başında van der Vaart’ın Gijon’a attığı topuk golünü hatırlıyor musunuz?

Alkmaar’lı Dembele’nin veya Mönchengladbach’lı Baumjohann’ın rakipteki herkesi çalımlayarak attıkları golleri de izlemenizi tavsiye ederim.

Brondby’li Peter Madsen’in önce kaleci ve defans oyuncusunu yatırdığı, sonra da rabona’yla topu filelere yolladığı golü de henüz izlemeyenler, bir göz atsın ve uygun tepkiyi versin.

Şu linkteki videodan da geride bıraktığımız sezonun birçok enfes golüne bakabilirsiniz.

Shaq 33′e döndü

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Shaq, 1992 yazında Orlando Magic tarafından draft edilmeden önce, kolej ve lise kariyerinde 33 numaralı formayı giymişti. Ancak o seçildiği sırada kadroda bulunan veteran Terry Catledge 33 numaranın sahibi olduğu için, 32 numarayı almak durumunda kalmıştı (Rubio’nun kaprislerini düşünüyorum da, şimdi olsa hemen takas ederler numara sahibini).

Kariyerine 32 numarayla başlayan Shaq, Magic’in ardından Miami Heat ve Phoenix Suns’ta da aynı numarayla oynamaya devam etti, (edit) Lakers’ta aynı numara tavanda olduğundan 34′e geçti. Cavaliers’a takasını içten içe bekleyen ancak twitter vasıtasıyla şaşırdığını söyleyen Shaq, draft sırasında yapılan bir telefon bağlantısında “kariyerinin, sadece kazanmaya odaklı olduğu bir noktasında” olduğunu söyledi. Kobe Bryant, Dwyane Wade, Penny Hardaway, Karl Malone gibi efsane oyuncularla takım arkadaşı olmuştu ama bu yıldızlardan hiçbiri, Shaq’la oynamaya başladıkları zaman takımları için ondan daha önemli değillerdi.

Lebron’un pohpohlanmaya ihtiyacı yok. Shaq daha ziyade bu tecrübenin kendisi için önemli olduğunu ifade etmeye çalışıyor eylemleriyle. En üstteki fotoğrafı twitter sayfasına koymuş mesela, tam kendi tarzı bir espri. Bir de yine twitter’da “rakamlarım/istatistiklerim emekli olmak için çok az, üç yıl daha oynarım” gibilerden bir mesaj atmış. 37 yaşında, hatırlatalım.

Takas için hazırladığı klibe de birşey diyemiyorum. Nutkum tutuldu.

Shaq ft. Akon – Over the Edge

Deliksiz

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Hikayeyi mark paylaştı. Tembellik yapmış, sizle paylaşmamış. Kevin Arnovitz’in kaleminden aktarıyorum.

Celtics yedeklerinden Giddens için iyi bir dış şutör denemez. Zaten kariyeri boyunca sahada kaldığı 54 dakika boyunca da, sadece tek bir üç sayı denemesi var. Ama ligde ikinci yılını geçiren skorer gard kendini geliştirmeye çalışıyor, tabi takım arkadaşı efsane şutör Ray Allen da bu arada ona takılmayı ihmal etmiyor.

Chicago maçından önce, bu sabah United Center’da şut antremanı yaparken Giddens, Ray Allen geldi ve bench’in hemen arkasında oturup onu izlemeye başladı. Giddens, doğuştan bir şutör değil, şutunu çıkarırkenbiraz arkaya düşüyor ama bu sabah düzgün atıyordu. Allen’ın önünde 3 tane üstüste üçlük soktu.

Ama bu Allen için yeterli değildi.

“Çembere değdirdin.” dedi Allen, Giddens üçüncüyü soktuktan sonra. Giddens dönüp Allen’a baktı. Bozulmamıştı, daha çok babasını memnun etmeye çalışan istekli bir çocuk gibi bakıyordu.

Allen gülerek, “Şutun çembere değiyorsa, ne biçim bir şutörsün sen?” dedi.

Sonra kenarda oturduğu rahat koltuktan kalktı ve 25 feet’ten şutunu attı. 14 yıllık kariyeri boyunca 2000′den fazla üç sayı isabeti bulunan Allen’ın şutu deliksiz girdi. Sakin bir şekilde yerine geri döndü, Giddens da çalışmaya devam etti.

Stoke City – Wigan Athletic

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Bu maç uğruna blog entry’si girmeye değecek bir maç mı diye kendi kendinize sorabilirsiniz. Ben de sordum. Ama enteresan şeyler oldu hakikaten. Internetten açtım maçı bakayım diye biraz Tuncay oynuyor haberini aldıktan sonra. İyi de oynuyordu baya, hatta Stoke formasıyla ilk golünü atması da fazla sürmedi. 3-4 pozisyonda daha gole yaklaştı buna ek olarak.

Ama asıl olay aşağıda linkini görebileceğiniz gol. Maça Tayshaun kardeşimle beraber alt oynamışken, ortasahadan gelen bir golle pick’in yatmasının şokunu üzerimden atamadım uzun bir süre.

Bunla da sınırlı kalmadı maçtaki enteresan olaylar dizisi. Sonlara doğru Wigan’ın kazandığı penaltı atışını kurtaran Sorensen’in son 6 penaltıdan 5′ini kurtardığını biliyor muydunuz?

Olağan Şüpheliler

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin

Letonya tarihinin en yetenekli kadrosu olarak nitelendiriliyorlardı. Öyle ki, 2001′de ezeli rakipleri Litvanya’ya Ankara’da fark atıp çeyrek finale kalan takımdan bile daha iyi bir kadroydu bu oyuncu bazında bakarsak. Bagatskis ve Stelmahers yoktu belki ama, oyunu olgunlaşmış bir Valters’le birklikte Skele, Blums, Berzins gibi yetenekli oyuncularla dolu kadroya bir de NBA çapında bile elit bir uzun olarak kendini kanıtlamış Andris Biedrins’in eklendiğini düşünürsek Letonya Federasyonu’nun bu kadrodan iyi dereceler beklemesi çok da abartılı bir istek değildi. Burada di-li geçmiş zaman kullanmamın bir sebebi var tabi. Zaten yazının konusu da bu olacak. Medyanın çeşitli organlarında bu kadroya neler olduğuyla ilgili bazı şeyler okumuşsunuzdur muhakkak. Bu yazılanları biraz daha netleştirmeye çalışacağım hazır yerel basını takip etme şansım varken.

Kadronun ilk çürük elması Kaspars Kambala oldu. 2001′de muhteşem oynayan ve geleceği çok parlak görünen bu sevimsiz dev adamın 2007′de kokain kullanmaktan ceza alması pek de şaşırtmadı kimseyi. Letonya insanı biraz gariptir. Sovyet dönemini yaşayan bu jenerasyonun çoğunun babadan fakir olması, onların paraya olan bakış açılarını farklılaştırmıştır muhakkak. Buna görmemişlik, öküzlük, vs diyebilirsiniz. Ama Letonyalı oyuncuların hemen hepsine görülen disiplin problemini en iyi bu şekilde açıklayabiliriz. Litvanya da aynı dönemlerden geçmiştir, ancak onların basketbol kültürü ve oyuna olan saygısı bambaşkadır. Bu sebeple oyuncularda ciddi bir disiplin anlayışı olmasa da basketbol oynarken bu yönlerini gizlerler. Oysa Letonya’da birinci spor hokeydir. Basketbolcuların bir çoğu için para ön plandadır ve yoksulluk içinde yaşadıkları dönemlerden sonra bir anda ciddi paralar kazanmaya başlayan bu gençlerin bu durumu çok hazzedemeyip, işi makaraya vurmaları çok da garip değildir. Neyse Kambala bir süre boksla da uğraştıktan sonra basketbola geri döndü ve 2009 kadrosunda kendine yer buldu.

Turnuvadan sonra ise Kristaps Valters üç sene, Armands Skele iki sene milli takımdan uzaklaştırılma cezası alırlarken, Efes Cup’ın ardından takımdan atılan Kaspars Berzins ile birlikte Kaspars Kambala ve Andris Biedrins de en ufak bir disiplinsizliklerinde uygulamaya konulacak bir senelik şartlı uzaklaştırma aldılar. Peki neydi bu adamların sorunu? Berzins’ten başlayalım isterseniz.


Kaspars Berzins şu ana kadarki kariyeri boyunca hep müthiş umutlar vadeden bir oyuncu olmuştur. Ama kendisiyle çalışan tüm koçların ortak görüşü Berzins’in oyun zekasının çok düşük olduğu, hatta genel olarak da zeka seviyesinin tahammül boyutlarını zorlayacak düzeyde olduğu şeklindedir. Yine de üstün fiziği ve yetenekleriyle ile NBA yaz liginde Suns kadrosunda kendine bir yer bulmayı başardı. Yaz liginin ardından da Eurobasket’e hazırlanan milli takım kafilesine katıldı. İşte olaylar orada başladı. (2002′de Almanya’da süpermarketten bir şeyler çalarken yakalanan bir adamdan bahsettiğimizi unutmayalım) Kamp sırasında antremana geç gelmek, sakatlık numarası yapmak, kaldığı otellerde arıza çıkarmak gibi sayısız vukuatının ardından Efes Cup’ın son maçında Almanya karşısına sakatlığını bahane ederek çıkmadı. Oysa aynı günün akşamında kendisi çılgın bir partide dans ederken yakalanınca kadrodan çıkarıldı ve Letonya, henüz şampiyona başlamadan çok önemli bir uzununu kaybetmiş oldu.

Az önce yazdığım otelde arıza çıkarmak lafına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu Berzins’in tek başına yaptığı bir şey değil ve burada ceza alan diğer isimler de devreye giriyor. Medyaya mümkün olduğu kadar az yansıyan bu hadise Efes World Cup sırasında Letonya’lı oyuncuların Ankara’da kaldıkları otelde gerçekleşiyor. Alkol olayını abartan bir grup (net olarak kimler olduğu Letonya basınında yer almasa da verilen cezalar ipucu oluşturacaktır) tüm odayı kırıp dökerler. Bununla yetinmeyip odada ateş yakarak etrafında dans ederler. Ve duş başlığının içine bok koyarak(evet bildiğin bok) arkadaşlarına şaka yapma girişiminde bulunurlar. Bu şakanın kurbanı veya fikir babası kim bilemiyorum. Aslında bu olayların gerçekliği de sorgulanabilir. Resmi açıklamada söylenen otelde rahatsızlık verdikleri için otelden atıldıkları şeklinde. Rahatsızlığın detayını magazin dergilerinden öğrendim, o bakımdan haberden çok söylenti demek doğru olacaktır buna.

Berzins ilk anda seçilen bir kurbandı ve kadrodan çıkarıldı, fakat olaya karışan Kambala, Valters, Biedrins ve Skele de o anda kadro dışı bırakılsaydı Avrupa Şampiyonası’ndaki sonuç facia olacağından kendilerine bir şans daha verildi. Turnuvada da hiçbir şey oynamayan ekip yalnızca 13. oldu ve federasyon tarafından bu derece yetersiz olarak görüldü ve vukuatlı oyuncuların takımdan uzaklaştırılmasına karar verildi. En ağır cezayı alan Valters’e göz atalım biraz da.

Kendisini izlemiş olan süphesiz ki yeteneklerinden haberdardır. Saha görüşü, top hakimiyeti, dış şut gibi bir oyun kurucuda bulunması gereken her özelliğe sahip olan Valters, sevgili Sedat Koç’un benzetmesiyle iyice Pozecco gibi oynamaya başlamıştı. Ama tabi bunu iyi anlamda söylemiyorum, sıkça cıvıttığı ve gereksiz top kayıplarıyla takıma zarar verdiğini vurgulamak için söylüyorum. Babasının da torpiliyle (Valdis Valters, bir zamanların efsane Sovyet oyuncusu) takım içinde oldukça rahat hareket eden ve koçu pek takmayan bir arkadaş kendisi. Hatta yine bir söylentiye göre bir antremanda herkesin önünde takımın eski koçlarından Igors Miglinieks’e siktir çekmiştir. Son koçuyla arası pek iyi değildi zira. Birçok kez koçunun kenardan işaret ettiği setleri uygulamak yerine kafasına göre işler yapan Valters’in kendisine aşırı güvenmesi ve bu sayede takıma ve takım arkadaşlarına zarar vermesi de aldığı üç senelik cezada önemli etken olmuştur muhakkak. Sabah antremanlarının hemen hemen tamamına akşamdan kalma bir vaziyette katılması da aynı şekilde. Bu sene transfer olduğu Joventut’ta iyi bir sezon geçirdiğini, 10.1 sayıyla takımın üçüncü skoreri ve 5.4 asistle tüm ACB’nin ikinci asistçisi olduğunu hatırlatalım.

Sıra geldi dördüncü şüphelimiz Armands Skele’ye. Barons LMT takımının yıldızı Skele burada bir prens muamelesi görmektedir. Oysa bu aşırı ilgi onun hakettiği bir şey değildir. Ülkede çoğu insan Skele’yi basketboluyla değil de magazin haberlerinden, paparazzilerden, club maceralarından tanırlar. Hatta kendisine takılmış olan Esītis lakabı vardır ki, sürekli gittiği Essential isimli club’ın kısaltılmış ismidir bu aynı zamanda. Basketbol sahasında da aşırı gayri ciddi olduğu ve diğer takım arkadaşları gibi alkolü çok sevdiği söylenir. Otel vakasında en çok cezayı alanlardan biri olmasının sebebi geçmiş vukuatlarıyla ilgilidir tabi ki. Yoksa antremanlara sarhoş gelmek dışında son dönemde takıma verdiği ciddi bir zarar yoktur. Aslında ılımlı bir karaktere sahip olduğu da söylenebilir keza ceza aldıktan sonra federasyona bir yazı göndererek verilen cezanın haklı olduğunu ve bundan sonra davranışlarına çeki düzen vereceğini ifade etmiştir. Çok inandırıcı olmasa da en azından efendi bir şekilde yaklaşmıştır olaya. Oysa Valters, kendisine kasıtlı olarak haksızlık yapıldığını iddia ederek federasyonu dava edeceğini söylemişti.

Yakından tanıdığımız, sevdiğimiz Biedrins de Letonya’ya geldiği zaman NBA’dekinden farklı bir profil çiziyor. Eğer milli takım kampındaki davranış stilini bir şekilde NBA’e taşırsa, oradaki ömrü uzun sürmeyecektir. Aşırı alkol kullanımı, antremanlardaki ciddiyetsizliği sebebiyle aldığı cezanın dışında yanında gezdirdiği sarışın kızlarla da Letonya paparazzisinin favori isimlerinden biri olmuştur her zaman için. Bu kızlardan bir tanesi, yine bu takımın nasıl bir hâlde olduğunun güzel bir işaretidir aslında. Bahsettiğimiz bayan Katrina Valters. Soyadı tanıdık gelmiştir.

Bir başka milli takım oyuncusu olan Sandis Valters aynı zamanda Kristaps Valters’in kardeşi. Yanında gördüğümüz bu güzel kızla bir süre evli kaldıktan sonra boşanırlar. Buraya kadar bir problem yok. Ancak daha sonra Katrina, milli takımın bir başka oyuncusu Andris Biedrins’le görüntülenmeye başlar. Bu nasıl takım arkadaşlığı deyip Biedrins’e mi kızsak, para avcılığını abartıp tüm takımı sıradan geçirmeye kalkan sarışına mı yüklensek bilemiyorum. Kesin olan bir şey varsa, o da ortada ciddi bir çarpıklık olduğudur. Bir Çanakkale Biga’dan, bir de Riga’dan adam çıkmaz dememişler boşuna.

Asıl ironik olan bu kadronun şampiyona öncesindeki sloganının “Now or Never” olması. Never seçeneğini işaretleyeceğiz herhalde, öyle gözüküyor.

Bilgilendirici not: Oyuncuların ismini kendi dilinde telaffuz etmeye meraklı olanlara yardımcı olayım biraz. Biedrins’i okurken sondaki s’yi ş diye telafuz etmemiz gerekiyor. Berzins de aynı şekilde. Skele, Şçeele şeklinde okunuyor.

Teşekkür notu: Tüm bu bilgileri toplamamda yaptığı araştırmalar ve çevirilerle müthiş bir katkısı olan sevgili Santa Avisane’ye teşekkürü borç biliyorum.

Incoming search terms for the article:

Looking for Eric

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin


Geçen gün FM10 çılgınlığını tecrübe ederken, futbol filmleri koyalım dedik bir yandan. Looking for Eric’le başladık, Damned United ile devam ettik. Bay A sağolsun, transfer borsasına Jet Fadıl girişi yaptı da Looking for Eric’i yarım yamalak da olsa izleyebildim. Normalde Ken Loach filmlerini uzaktan takip etmeye imtina ederim, “ulan Ken Loach yeni film çekmiş, indirip izlemek lazım” diyenlerden değilimdir. Filmlerini genelde çok sert ve yoğun bulurum, sinema değil de başka bir janrı besler gibi gelir. Bazen çok kör gözüne parmak, Mahsun Kırmızıgül bulurum, karakterler çölde dolaşan kutup hayvanı misali olmadık işlerle, arka arkaya karşılaşırlar. Daha gerçekçi senaryolar, ya da çıkarımlar üzerinden gittiği filmlerdeki dengesi ve tarzı ise bambaşkadır, onu özel yönetmenler arasına sokar. Dediğim gibi, özellikle son zamanlarda ve Cannes festivalinin de etkisiyle, sadece hedefe yönelik, fazla politik filmler yapıyordu Loach.

Loach’un en önemliği özelliği, sinema jargonunda “ordinary people” olarak yer alan, Türkçe’ye çevirdiğimizde sıradan insanlar diyerek sıradanlaştırdığımız kitleyi portrelemesi, alt metini onların üstüne bir güzel döşemesi ve basit konuları farklı açılardan göstermesidir. İnsan psikolojisini ve durumsal kaosları güzel yansıtır, alt metinle iyi ilişkilendirir. Eskiden tanıyormuş gibi konuştum ama bu böyle. Ken Loach’un filmini izleyen bir süre etkisinden çıkamaz. Ben aynı duyguyu yaşıyorum mesela şu anda, Eric Bishop’u atamıyorum kafamdan.

Filmin posterini aceto’da görmüştüm, onun yaklaşımı üzerine futbol temalı bir alt metinin geleceği belliydi. Daha doğrusu, Eric Cantona üzerinden giden bir kitle futbol filmi bekliyordum, Cantona müthiş bir malzemeydi böyle bir açı için ve üzerine de henüz film yapılmamıştı. Daha ne olsundu? Loach ise bana göre harika bir çalım atmış -Cantona daha iyisini atmıştır gerçi- ve Cantona’yı alt metin haline getirmiş. Maradona belgeselini izleyenler bilir, Kusturica da bu tip bir yol izlemiştir Maradona’yı anlatmak için. Onun hayatını, futbolunu ya da yaşam tarzını anlatmak ve övmek yerine, o hayatı Maradona ile bir süreliğine de olsa yaşamış, Maradona’nın hayatına girerek almıştır almak istediğini. Bu sefer, Eric Cantona, Eric Bishop’un hayatına giriyor ve onun üzerinden kendisini anlatıyor bizlere.

116 dakikalık filmin ilk çeyreğinde Eric Bishop’u tanıyoruz. Bu paragraf ve sonrasında kabaca spoiler bulunabilir, o sebeple izlememiş olanlar geçsin ama isteyenler de kalsın, öyle filmden alacağınız zevki azaltan bir cümle yazmayacağım. Eric Bishop tabiri caizse paspas olmuş, dibe vurmuş bir abimizdir. İlk karısıyla görüşmemektedir, ondan olan kızı henüz öğrenci olmasına rağmen annedir. İkinci karısı hapse girmiştir ve çıktıktan sonra da Eric’i aramamıştır; sonuçta Eric iki üvey oğlanla bir evde bulmuştur kendisini. Bu iki çocuk da ne birbirlerine, ne Eric’ e saygı göstermemektedirler, hatta büyük ve beyaz olan (kötü bir tabir oldu) bir gangsterin peşine takılmıştır, eve saçma emanetler ve arkadaşlar getirmektedir, Eric ne kadar uğraşsa da saydam bir cam gibi görülmemekte ve fakat bazen mecburen dikkate alınmaktadır. Bu durum onu intihar teşebbüsüne kadar götürür, tam bu sırada Cantona’nın hayaliyle karşılaşır ve burada Bishop’un geçmişini öğrenmeye başlarız.

Man Utd taraftarlığı, karısıyla tanışması gibi anılar kızının çocuğunu ona emanet etmesi ve bu işin yürümesi için ilk karısı Lily ile görüşmek zorunda kalması paralel ilerler. Eric traş olmaya, normal bir insan gibi takılmaya ve çocuklarına varlığını hissettirmeye başlamıştır Cantona ile beraber. Filme büyük üvey oğlanla dahil olan silah, boyutu iyice değiştirir ve Ken Loach’a özgü polis baskın sahnesi ve tek planlık silah konuşmasına vesile olur. Sonrası? Sonrası iyi işte. Orasını da anlatmayayım, kendi anladığımı yazayım.

Cantona’nın yeteneği ona ilgi getirmiştir. Ama Cantona, sevgiyi yaptıklarıyla yaratmıştır. Aslında futbol hayatı boyunca sahada ve saha dışında yaptıklarıyla, futbolcu olarak değil, Eric olarak taraftarın ve sevenlerinin hafızasına kazınmak istemiştir. Çoğu futbolcunun, Zidane’ın bile böyle bir derdi yoktu yaptıkları açıklamalara göre. Cantona ise hiç açıklama yapmadı. Bir şekilde anlatmak istediklerine kendini anlattığını, diğerlerine de zamanı gelince anlatacağını biliyordu. Bishop’a da film boyunca bunu anlatıyor ve farklı düzlemde de olsalar, aynı eksende hayatlarını döndürdüklerini, kilit noktalarda daha cesur olduğunu yansıtıyor. Film, hem Cantona’nın yaratıcı ruhu, hem de Loach’un açılımlı anlatım dili için çok iyi bir saha olmuş.

Filmde futbol görüntüleri de Bishop’un hayalgücüne takılanlarla sınırlı. İlginçtir, Cantona bunların büyük bir kısmını hatırlamıyor.

Incoming search terms for the article:

Emmanuel Mbola & Zambiya

Kategori: Genel yaziyi gonderen: admin
Zambiya – Tunus maçından önce kadroları incelerken dikkatimi çekti, Zambiya kadrosundaki bu 16 yaşındaki sol bek.

Muhtemelen kupanın en genç oyuncusu Mbola. Biraz araştırınca çocuğun zaten daha önce 11 kez milli olduğunu öğrendim. Avrupa’da olunca etkileyici oluyor ama Afrika’da (sadece Afrika mı, Türkiye de farklı değil, Türkiye’deki bütün lisanslı basketbolculara gizli bir anket yapılsa, sonuçlar sizi şaşırtır emin olun.) malesef yaş küçültme durumları oldukça yaygın. Ama olsun, kanıtlanana kadar herkes suçsuzdur diyip, Mbola’ya geri dönelim.

Ülkesinde 15 yaşında Mining Rangers’ta oynarken, genç Fransız hoca Herve Renard tarafından milli takıma çağrılmış. Eleme maçlarında oynayan Mbola, Renard’ı haklı çıkarmış ve yazın oynanan Ruanda maçında galibiyet golünün asistini yapmış. 1-0 biten maçta, çalımlarla rakip ceza sahasında düşürülene kadar uzun bir dripling yaparak, gole çevrilemeyen bir de penaltı yaptıran Mbola, maçın oyuncusu seçilmiş. Finlandiya’dan Inter Turku oyuncuyu almak istemiş ama Finlandiya’da 18 yaş altında yabancı oyuncularla ilgili bir kısıtlama nedeniyle transfer yatmış ve Ermenistan şampiyonu Pyunik’e gitmiş. Yazılanlara göre Pyunik’te oldukça iyi gidiyormuş ve arka bahçelerindeki bu genç yeteneği farketmiş CSKA ve Spartak.

Bu akşam Tunus’la açıyor turnuvayı Zambiya. Bu yetenekli olduğu söylenen genç sol bek’i umarım oynatır Renard ve neyin ne olduğunu anlarız. Umarım kazanırlar da, tam 17 yıl geçti Gabon’la oynayacakları Dünya Kupası eleme maçından önce Zambiya uçağının düştüğü ve bütün oyuncularını kaybettikleri kazadan beri.

Google Maç Yayını
TURKCELL SÜPER LİG'İN TÜM YAYIN HAKLARI (DİGİTURK) DIGITAL PLATFORM ILETIŞIM HİZMETLERİ A.Ş YE AİTTİR,
BU SİTE DE LİGTV YAYINI  VEYA BAŞKA BİR KURULUŞUN YAYINLARI YAPILMAMAKTADIR. SADECE BİLGİ PAYLAŞIMI YAPILMAKTADIR.
BURADAKİ TÜM BİLGİLER (YAZILAR, RESİMLER) KAYNAK GÖSTERİLEREK YAYINLANMAKTADIR.